"İlk şiirimi Atatürk için yazdım" diyen kim?


1956 YILINDAN BİR AŞIK VEYSEL RÖPORTAJI İLE ÇOK GÜZEL AYRINTILAR ANLATILIYOR. YAZIM HATALARI YOKTUR, ŞİVENİN DATLILIĞI VARDIR BU YAZIDA...

Saz çalıp para kazanmak için şehir şehir gezen Aşık Veysel 'in yolu 1956'da Dinar'a düşmüştü. Dört günde dört konser verdi. Bu konserlerden birinde şair Nedred Gürcan’la yaptığı sohbet diktafona kaydedildi. Konuşmanın bir bölümü yine şair Nedret Gürcan tarafından Dinar’da 1954-57 yılları arasında yayımlanan Şairler Yaprağı dergisinde yer aldı. İşte bu konuşmada Aşık Veysel, sonraki yıllarda adı kullanılarak üretilen pek çok hurafeyi aydınlığa kavuşturuyor.


Çok çok teşekkür ederiz üstad. Eksik olmayın. Gerek ben Nedret Gürcan, gerek ortaokul müdür muavini Reşat Ünsal size çok çok teşekkür ediyoruz ziyaretiniz için. Şimdi Dinar Belediye Reisi'nin yanına kadar gidelim. Kendisi bekliyor."
- Sağolun. (Aşık Veysel'in sesi)
Memleketimizin yegane halk saz şairi, kıymetli üstad Aşık Veysel Şatıroğlu gözlerini kaybettikten sonra saz çalmaya başlamış fakat şairliğini ancak Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde göstermiştir. Bize söylediğine göre, ilk şiirini Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde Atatürk için yazmıştır. Kendisinden Atatürk'e ait bir hatırası olup olmadığını sorduğumuz kıymetli aşık bize çok güzel bir hikayesini anlattı. Ne yazık ki büyük Atatürk'ü bu büyük sanatkar hiç görememiş fakat hemen hemen gördü gibi bir şey olmuş. Şimdi bu hikayeyi kendi ağzından dinliyoruz. Buyrun üstad... (Bundan sonra sözü Aşık Veysel alıyor)
Onuncu yıldönümünde bizim nahiyede Ali Rıza isminde bir müdür varıdı. "Onuncu yıldönümüne bir şiir veya destan hazırla" diye bana beş-on gün evvel haber vermişti. İşte biz de o zamanlar bir destan hazırladık, nahiyeye gittik. İlk defa da orada okudum. Destan da şu idi. Baştan bir kıtasını okuyayım: “Atatürktür Türkiyenin ihyası / Kurtardı vetanı düşmanımızdan / Canını bu yolda eyledi feda / Biz dahi geçelim öz canımızdan.”
İşte bu destanı orada okudum. Nahiye müdürü yazdı, aldı Ankara'ya gönderirim diye. Bekledik. Geldi, gelecek, Atatürk duyar, bizi ister falan bir ümitle hayli bir zaman bekledik. Nihayet, kara kışın içinde, evvelki arkadaşım İbrahim vardı, Angara'ya kadar gidelim dedik. Yaya olarak düştük yollara. Akdağ madeninden, Yozgat köylerinden, Alacanın köylerinden, Sungurlu ve köylerinden, efendim, Çangırı'nın bazı köylerinden, Çıbık'tan hasılı üç ayda Angara'ya gelebildik. Çünkü kış, yaya...

Bize yetirmedikçe kendisi de yemez

Ankara'ya geldik. Misafir olacah bir yerimiz yoh. Cebimizde para yoh. Kendimize güvenemiyoruk otelde şurda burda yatmak için... Biz ne yaparız filan... Orda burda dert yanar iken, dediler Erzurumlu Paşo dayı var. O adam müsafiperverdir, sizleri misafir eder dediler. Sora sora o adamı bulduh. Hakigaten adam da misasirperver bir adamıdı. Allah rahmet eylesin. Bizi seve seve misafir etti. Birkaç gün orda kaldıktan sonra, orda kahveler vardı. Kahvelerde çalıp söylüyoruz... Orda Alaca'nın (burası anlaşılmıyor) Köyü'nden bir Hasan Efendi isminde, Allah rahmet eylesin, orda vaktiyle gelmiş ev yapmış. İki tane arabası var. Arabalar çalışıyor. Ordan bizi gordü, misafir etti. Neyse orda kendi evinden bize bir oda ayırdı. Yatah verdi. Gece geliriz, gundüz geliriz yatahlarımız hazırlanmış bayaa evimiz gibi. Yemeklerimiz hazırlanmış. Bize yemea yedirmeyince yamaz.

Halk şairiyiz Atatürk’ü görmek istiyoruz

Dedim Hasan Efendi biz buraya yeyip içmek için gelmedik. Bizim maksedimiz var. "Neymiş" diye sordu adamcaağaz. Dedim böyle bir destanım var, bunu Atatürk'e duyurmak maksediyle geldim. Tanıdığımız yok, yolunu bulamıyoruz. Dedi, "vallahi ben işçi bir adamım böyle şeylerle alakamız yok. Ama burda bir milletvekili var, gidelim ona danışalım da o ne türlü yol gösterirse gidelim oğa gore iş tutalım" dedi. Gittik adama. "Ne istiyorsunuz" dedi. Valla halk şaeriyiz, Atatürk'ü görmek istiyoruz dedik. "Bırak canım" dedi, "siz kıyıda köşede çalın çağırın, geçin gidin beş-on para kazanabiliyorsanız" dedi. "Halk şaerine, şuna buna ehemmiyet veren yok" dedi. "Hayır öyle değil, bizim şöyle bir destanımız var, bunu okuyalım da onun için onu duyuracağız" dedik. "Söyle bakalım" dedi. Aynen destanı baştan ayağe kadar okudum. "Güzel" dedi. "Çok iyi yazmışsın ve iyi düşünmüşsün" dedi. "Bunu" dedi, "Hakimiyeti Milli Metbaası'na abimiz (anlaşılmıyor) Bey'i goriyim de" dedi. "Yarın saat sekizde bir cevap veririm". Gittik.

Tel alacaksan bunu bir yere oturt

Sabahsı saat sekizde geldik. Adam gine "yok" dedi, "ben böyle şeye karışmam" dedi. "Gedin ne yaparsanız yapın. Ben öyle şeyleri bilmem" dedi. Eeeee ümidimiz kesildi. İbraem'e dedim, "haydi gidek yahu, madem metbaa bunu basarmış, kendimiz gidek bir görünek bakalım nasıl olur". Ordan indik Bent Deresi'nden Karaoğlan Çarşısı'na gireceğimiz zaman polisler bizi yakaladı. Ayağımızda çarıh, bacağımız şalvar, üstümüzde şal ceket, belimizde guşak, perişan bir vaziyette. "Girmen çarşıya" dedi. "Yahu biz dilenecek değiliz, bizim başka işimiz var!". "Hayır" dedi, olmaz giremezsiniz" dedi. E başka türlü bir şey diyemedik, "girmeyek" dedik. Birez geri döner gibi ettik, polisi sapıtmış gibi olduk goya. Polis bizi takip edermiş. Gine ileriye devam ettik, polis geriden geldi, İbraam'ın yakasından tuttu, "beynini patladırım girme diyorum" dedi. "Beyefendi tel alacağız" filan... "Tel alacaksan bunu bi yere oturt" dedi, "git telini al gel!" dedi.

Atatürk’ün başı kalabalıktı

İbraam beni bi kahveye oturttu. Gitti teli aldı geldi. Gittik sazı telledik düzenledik. Bu dış kapı tarafından dolandık, çarşıdan gidemiyoruz. Gittik metbaayi bulduk. Vardık. "Ne istiyorsunuz" dediler. "Ağa Gunduz Bey'i  goreceğiz" dedik. Neyse haber verdiler, geldi. "Ne istiyorsunuz" dedi. "Valla böyle böyle bir destan hazırladık, bunu metbaaya vereceğiz" dedik. "Okun bakiyim" dedi. Okudum. "Güzel" dedi!
Hemen fotoğraflarımız aldılar. Destanı yazdılar. Orda telif hakkı 8 lira bir para verdiler bize. O zaman için gıymetli. Sabahleyin gelin gazetenizden gazete alın dediler. Sabahlayın vardık beş-altı tane gazete verdiler. Aldık, çarşıya çıktık. Polisler "Ooo Veysel Efendi, siz misiniz Aşık Veysel? Efendim kahvelere girin oturun istirahat edin, ayak üzeri dolaşman filan filan iltifat başladı." Onun üzerine bir müddet gezdik. Gece gezdik, gundüz gezdik. Bazı tanıyanlar oldu. Evlerine gotürdüler. Saet bire gader, ikiye gader geliriz gideriz ne polis ne de şey hiç kimse müdahale etmedi. Hatta ellerinden gelen yardımı esirgemediler. Eeee, dinledik hiçbir ses-sade yok. Atatürk okuyacak da, bizi çağıracak... O zaman da başının kalabalık zamanıydı. Şu Rıza Pehlevi geliyordu, o esnada.

Belediyenin parası tükenmiş, size kalmamış

Neyse koye gitmek istedik. Bi avukatın birisi dedi ki "yahu ben bir istida yazayım belediyeye gotürün meccanen gidin" dedi. "Niye para veresiniz" dedi. Yazdı. Belediyeye çıktık. Belediye istidaye baktı. "Siz nasıl gelebildinizse öyle gidersiniz, siz sanatker adamsınız" dedi. Geri geldik. Avukat sordu "ne yaptınız" dedi. "Mesele böyle" dedik. "Dur bir de valiye yazalım" dedi. Valiye yazdı. Götürdük vali imza etti. Gine belediyeye gotüreceğiz. Belediyeye gotürdük. Belediye gine reddetti. Ama giderken vali yardımcısı "gabul etmezse bana getirin" dedi. Muavine getirdik tekrar. Adamcağız içerledi. "Bırakın baba" dedi. "Herhalda Angara Belediyesi'nin parası tukenmiş, sizin için parası yok" dedi. Çıktık. Orda donelim monelim derken adam "bir de şeye uğriyah" dedi, halkevine. Belki ordan bir yardım olur felan. Halkevine gittik, halkevinde içeri girecaz kapıcılar bırakmıyor. Ordan bir adam çıktı. "Ne dolanıyorsunuz burda" dedi. "Halkevine gireceğiz kapıcılar koymuyor" dedik. "Yahu bunları bırakın bunlar tanınmış adam. Aşık Veyseldir" dedi. Geçsin edebiyat şube reisi elakeder olsun. Gotürün gosterin" dedi.

50 lira verdiler döndük köyee

Adamlar bizi gotürdüler. Gaziantepli İshak (anlaşılmıyor) Bey vardı. Edebiyat şube reisi oymuş. Bizi gorünce "Ooo buyrun buyrun buyrun", bir iltifat hürmet. Sordu, sual etti, yazdı hangi şairlerden birisin... Duyduğu şiirleri yazdı gaydetti. Dairalar dağılıyor, saat 6 oldu. Orda İzzet Ünlü Bey vardı, Afyonkarahisar milletvekili. Sonra Necip Ali Bey vardı. Bir Denizlili. Umum halkevlerinin reisiydi o zamanlar. Onlar giderken, "buyrun beyler halk şaerleri gelmiş, biraz dinleyelim" dedi. Başımızı sardılar, toplandılar. Çaldık söyledik. Necip Ali Bey dedi ki "yahu bunlar perişan adamlar, bunlara bakmalı, birer kat elbise yaptırın" dedi. Kereme yaptırın (anlaşılmıyor) gozden çıkarman dedi. Yani ikimize yaptırın. Neyse, "pazar gunu de" dedi, "halke bir konser tertib edin bir konser versinler" dedi. Pazar gunüne elbiseleri hazırmışlar. Gittik giyindik. Orda bir konser verdik. 50 lira verdiler ordan döndük köyee.

Atatürk radyoda duyup telefon etmiş

Sonra dolandık İstanbul'a vardık. İstanbul'da, daha Angara'da radyo açılmamıştı, radyo evinde söylerken, Atatürk rahmetlik, Dolmabahçe Sarayı'nda içermiş. Duymuş. Biz çıktık (kesintiler) telefon etmiş radyo evine. Bizi de bir Arapkirli bir Mehmet Efendi isimli birisi, Kuledibi'nde kapıcıymış, bizi aldı oraya gotürdü. Orda çalıp eğleniyoruz. Radyo evinden cevap vermişler ki, "Çıktılar edreslerini bilmiyoruz". Emniyet müdürlüğüne telefon etmişler. Polisler 12'ye kadar İstanbul'u alt üst etmiş, aramış daramış bulamamışlar. Sabahleyin geldik. Cemil Bey "yahu akşam nerdeydiniz bir fırsat kaçırdık ki"... "Hayrola neymiş" dedik. "Böyle böyle oldu, nerdeydeniz" dedi. Eee tabii müteessir olduk ama "iş elde çıktı, ne yapalım ya" dedik. "Valla ben bir mektup yazayım Yaver Şükrü Bey'e" dedi. "Gidin doğrulun doğru Dolmabahçe sarayına kadar" dedi. Yazdı, mektubu aldık, sazı aldık, haydi bakalım Dolmabahçe Sarayı'na. Vardık gapıya dayandık. Polisler "ne o" dediler, "böyle böyle olmuş" dedik. Komiser dedi ki "evet evet bırakın geçsinler akşam (anlaşılmıyor) Atatürk" dedi. Geçtik içeriye. Vardık, Yaver Şükrü Bey'e haber verdiler, geldi. Mektübü verdik. Açtı okudu. "Ne yapayım şansınız tutmadı" dedi. "Akşem o gadar arattım saat 12'ye kadar" dedi. "Fakat bulduramadım" dedi. "Malum bu bir keyf zamanıdır" dedi. "O zaman çok iyi, hakkınızda hayırlıydı" dedi. "Fakat şimdi söylenmez ve ben söyleyemem" dedi.
(Nedred Gürcan / Şairler Yaprağı Dergisi / 1956)

Müzik Sosyolojisi - Edip Günay


Sevgili Hocam Edip GÜNAY'ın eserini gururla paylaşıyorum. Her müzisyenin baş ucu kitabı olacak bu eseri herkesin edinmesini tavsiye eder, Edip Hocamı rahmetle anıyorum...
Müzik Sosyolojisi Edip GünayBağlam Yayınları: 0212 243 17 27
"Müzik Sosyolojisi; doğayı göz ardı etmeksizin insan kültürü içinde bireylerin, sosyal grupların ve kuruluşların etkileşimlerinden oluşan gerçekleri müzikle ilişkili olarak araştıran denemelerden edinilmiş kuramsal bilgiler ile bu deneyimlerden yararlanılarak sistematikleştirilmiş bilgilerden oluşan bir çalışma alanıdır. Diğer bilim ve sanat alanlarında olduğu gibi, sosyoloji ve müzik sosyolojisi de kültürün diğer kurumları ile etkileşimdedir. Bu nedenle kitapta ilişkilerin incelendiği bir bölüm bulunmaktadır. Genel yaklaşım ise, "Kültürel Müzik Sosyolojisi" anlayışına uygun olarak nitelendirilebilir. Bu yapı ve içerik nedeniyle kitap aynı zamanda bir ‘Müzik Kültürü’ kaynakçası olarak düşünülebilir."
Edip Günay


MÜZİK İNSANA NELER KAZANDIRIR?


Müzik insana neler kazandırır?
Daha yüksek matematiksel işlem yetisi.
Muhakeme kabiliyeti.
Disiplin davranışı.
Çalışma ve egzersiz bilinci.
Daha yüksek duygusal zeka.
Özel yeteneklerin beslenmesi, bu yönlü ihtiyaçların giderilmesi.
Sosyal statü.
Dilediğiniz zaman canlı müzik.
Olumlu düşünme ve motivasyon
Yaşam kalitesini yükseltir

Müzik insana neler kaybettirir?
Bilgisayar oyunları ve televizyon.
Günde en fazla 45 dakika.
Enstrüman edinmek için bir miktar maddi kaynak.
Şehir sokaklarındaki zararlı alışkanlıklar, arkadaşlıklar.
Beslenmemiş bir ruh.
Can sıkıntısı.
Saatlerce internet gezintisi.
Boşa geçirilen zamanlar.

Her Gün 1 Müzik Terimi

Roger Waters: The Wall Türkiye Konseri




Pink Floyd’un Kurucusu, Efsane İsim Roger Waters’ ın “The Wall” Turnesinin İstanbul  Biletleri Satışta!

Rock Müziğin efsane grubu Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters  “The Wall” turnesiyle 7 yılın ardından Garanti Bankası Ana sponsorluğu’nda BKM ve GNL organizasyonuyla yeniden İstanbullularla buluşacak.

4 Ağustos 2013 tarihinde ITU Arena’da konser verecek olan Roger Waters, daha önce 2006 yılında geldiği ‘The Dark Side Of the Moon’ turnesiyle İstanbul’da 17 bin kişilik muhteşem hayran kitlesiyle o yazın en unutulmaz konserine imza atmıştı. 

“The Wall” Turnesi ve Albümü Hakkında :
“The Wall” albümü müzik otoriteleri tarafından dünyanın en büyük rock grubu kabul edilen Pink Floyd'un baş yapıtı olarak anılıyor.

Albüm, sosyal, politik ve bireysel anlamda kitleleri etki altında bırakması açısından müzik tarihinin en önemli albümlerinden biri olarak kabul ediliyor.

“The Wall” albümü Pink Floyd'a bu dalda erişemeyecek rekorlarlar kırdırdı. Grup bu albümle 23 kez platinum sertifika kazandı. 

“The Wall” albümündeki şarkılar albümün çıktığı yıllarda, dünya müzik listelerinde aylarca liste başı olarak kaldı.
“The Wall” turnesinde albüm görkemli bir show eşliğinde baştan sona çalınıyor.

Avrupalı organizatörler tarafından uluslararası müzik konferansınca 2012 yılının en iyi turu seçilen “The Wall” bugüne kadar Güney Amerika’da 15 açık stad konseri ile Şili, Brezilya ve Arjantin’de 750.000 kişiye ulaştı. 






Roger Waters’ın  Buenos Aires River Plate Stadındaki 9 konserinin biletleri de günler öncesinden tükendi.Amerika, Kanada ve Meksika’da gerçekleşen 42 konseri ile turnenin ikinci ayağında da başarı devam etti. 825.000 bilet satıldı.

The Wall turnesi, şimdiye kadar gerçekleştirdiği 192 konserle, 380 milyon dolar bilet satış elde etti ve 28 ülkede 3,3 milyon kişiye ulaştı. 

Turnenin Avrupa konserleri Temmuz’da Belçika’da başlayacak. 25 konser verecek olan Roger Waters, Yunanistan’ın ardından 4 Ağustos’ta İstanbul’da olacak. The Wall turnesi Eylül ayında Fransa’da noktalanacak.

The Wall Merchandise paketi:

Özel Tasarım konser t-shirt’ü
Resmi Turne Programı
Turne Posteri
İsme basılacak turne pass card’ı
Konserde ayrıca satılmayacak, sadece bu pakete özel turne aksesuar hediyesi


BİLET İÇİN TIKLAYIN

“Bitişik Eğik Yazıyla Yazarak” Neyi Öğretmiyor?

Elimdeki kitabın adı: Bitişik Eğik Yazıyla Yazarak Öğreniyorum. Ata Yayıncılık Ankara’da basmış, MEB’na satmış ve tarihsiz. Ancak 2005’den sonra böyle kitaplarla eğitime geçirildiğimizi biliyoruz. Bu kitaplar neyi öğretmiyor ki çocuklarımız beş yıl sonra sıfır çekiyor?
Bu kitaplarla Türkçe’sini perişan ettiğimiz, okumayı sözde öğrenmiş milyonlarca çocuğumuz var şimdi. Artık durup bir bakalım bu kitaplar eğik yazıyla neyi öğretiyor, neyi öğretmiyor?
Bana 2010’da ulaştı bu kitap. Kullanan çocuğun adı Suay, kapağında etiketi duruyor. Suay ile aynı yaşta, şimdi 4.sınıfta okuyan Berra kızımızla tanıştım, yazarken normal cümle kuramıyor, sevgi cümlesini bile doğru kelimelerle ifade edemiyor. Örneğin halasına bir teşekkür çiçeği çizip altına “Halacığım seni çok seviyorum” diye yazmak üzere bir kart hazırlıyor, ama çiçeğin yanına alt alta eğri büğrü “HaLa seni SeViyor” yazabiliyor. Dilbilgisi yok, şahıs yok, zaman yok, fiil çekimi yok, şahıslar karışıyor, gerekli gereksiz büyük harfler, harflerde orantı yok ve yazmaktan nefret ediyor. Oysa bu çocuk hızlı ve doğru okuma yapabiliyor, bir müzik aletini çok çabuk öğrenebiliyor, zihinsel matematik yapıyor. Neden Türkçe doğru cümle kuramıyor, çok merak ettim. Elimdeki Suay’ın okuma kitabına bu sonucu yaratan etmenler açısından bakmaya başladım.
Bakalım Suay okuma-yazmayı eğik yazıyla da olsa hangi cümlelerle öğrenmiş. Kitabı açıyorum. Eğri çizgi alıştırmalarından sonra, resimle yazının bir arada verildiği cümleler kuruluyor. Cümlenin bir kelimesi resim! Resimle yazı iç içe geçmiş. Oysa cümledeki eylemin resmi yazının üzerinde fotoğraf olarak durmalıydı. Hatırlayalım, “Ali okula koş” diyorsa, sayfanın üst kısmında okula giden bir Ali resmi vardı, doğrusu budur. Eylemsiz cümle olmaz, resim eylemin resmi olacaktır.
Suay, yazının resmini önce görür, bütününü yazı olarak göremez. Eyvah! Algı için gereken yazı fotoğrafı oluşamaz. Çocuklar bütünü önce görür dediğimiz, başlangıç eğitiminde kullandığımız “Tümden gelim” yöntemi terk edilmiş, bu kitapta, “tüme varım” bile olmayan, dağınık parçacı kaotik bir yönteme geçilmiş, adına “konstraktif” dedikleri, parçalayarak, kibarlık olsun diye çevirirken “yapılandırmacı” dedikleri bir yöntemle yazılmış.
Kitabın kapağında “Yapılandırıcı Eğitim-Öğretim Sistemine Göre Hazırlanmıştır” diye bir not var. Tüm eğitim kurallarını çiğneyerek öğrenme yapacağını burada ilan ediyor aslında. Aşağıda, Okuyalım-Yazalım sayfalarından örnek aldığım cümlelerde parantez içindekiler resim, + işaretleri ise yanındaki sözcük demektir.
(El) + ele. Okunuşu “El ele”! (El) e + elle. Okunuşu “Ele elle”! Elle + (elma) + elle. Okunuşu “Elle elma elle”!
Anlamsız ve olasılığı sıfır olan cümle örnekleri:
Ela ete (tuz) at. Talat ata elle. Talat tel al. Ela, Talat’a 1 atlet al. Lale, (sepet)e 2 lale at. (Sepet)e 1 atlet, 2 lale al. Lale, Ela (ip) atla. Ata alt tele atlet at. Lale Talat’a (kalem) iletti. Nil (merdiven) in. Nail (ev)i inletti. Ninene naneli (çay) al. Onat ala (balık) al. Onat oltanla (balık) al. Ellerin iri mi? Elleri terli mi? Emine mama alma.
40. sayfada resim, yazı ve rakamlar birlikte, kaotik cümlelerle dolu. 4 rakamını eğik yazıyla veriyor. Üstelik resimdeki sayı ile yazıdaki sayı örtüşmüyor.
Örnek 4 rakamı: 4 nar (biri kesik iki nar) 4 elma (bir elma). Örnek 6 rakamı: (1 kutu) 6 kutu (oltada balık) 6 olta. Altı kutu ile 6 olta.
“Altı” yazıyla mı rakamla mı veriliyor, tutarsızlıklar içinde. Kavramlar alt üst edilmiş halde. 42.sayfada “Anne” başlıklı okuma-yazma metninde evin temeli manevi kavram mı, inşaat terimi mi belli değildir. Aynı anda Aile’nin temeline de dinamit atılıyor:
“Anlat anne anlat. Anne (ev)i anlat. Onlara (ev)in temelini anlat. Leman, anneme mani olma. Mani olma anneme. Anlat anne. Anne, Leman’a inat anlat.”
Sh. 65’deki “Sena’nın Tokası” başlıklı metinde cümleler yapışık, kim sordu kim cevap verdi, bu dil anlaşılır değildir. Hiçbir cümle bir satırda bitmiyor.
“Sena sana toka alalım mı? Anne toka istemem. Sana simli toka alırım. Nasıl toka istersin? Sarı toka isterim. Nasıl sarı toka? Sarı sarı laleli toka. Olur, sarı laleli toka alalım.”
Bütün metinlerde sayfa yarıdan bölünmüş haldedir; satırın altına değil yan tarafına yazma yeri ayrıldığı için, çocuk üste bakıp altına değil, sol yana bakıp sağ yandaki boşluğa yazıyı yazıyor. Çocuk anlamlı bir cümle okumuş olmuyor, sadece resim gibi yazıyı taklit ediyor. Böyle yazımdan paragraf ve cümle bitişlerini kavratmak da mümkün değildir.
Sh. 57’de yan yana geldiğinde dengesiz duran cümleler:
Ellerimi yıkamalıyım. (Kitap)ları yırtmamalı. Anneni yormamalı. Ay yarım mı? Oyun oynayalım mı? Tay, ile at yan yana. Aynayı kim attı? Ayı, yolu tuttu. Sh.68’den: Adımlarını saydım. Adalet annemdir. Kaya adaletli olmalı.
Sh.60’da uçuk soru cümleleri:
Kim lokum tuttu? Kimin elleri kirli? Kimler toka taktı? Kime kek almalı? Kim koluna (sepet) taktı? Kenan ne almalı? Neyi kutuya koymalı? Yaman nereli? İlker nereye inmeli? Itır nereye oturuyor?
Soru cümlelerine cevap verirken hiç evet veya hayır kullanılmıyor: Nesrin Siirtli mi? Nesrin Siirtli. Sami Samsunlu mu? Sami Samsunlu, vb. Sh.113.De “bulalım” oyununda numaraları takip ederek ortaya çıkan cümlenin kelime arasında boşluk vermediği için çok kaotiktir: VALİZİNİTOPLAMALISIN
Sh.117’den cümleler: Küflü peynir alma. Kafanı korumalısın. Fil güzel hayvandır. Fareden korkma. Fazla uzağa gitme. Topu fileye takıldı. Fildişini bilir misin?
İşte, devletimizin bedava verdiği böyle bir okuma-yazma kitabıyla çocuklarımıza bir biçimde okumayı söktürüyoruz, ancak Türkçe’yi anlaşılmaz hale getiriyoruz.
2005’den beri, bedava verilen o ders kitaplarıyla, bütün kavramları kaosa çeviren bir yöntemle yetiştirdiğimiz Suay’lar, Berra’lar… Bu nesil “anlama ve anlatma özürlü” olmasın da ne yapsın?
Zihinsel engelli okullarına yakında daha fazla ihtiyaç duyacağız diyen Milli Eğitim Bakanı Dinçer’in bunu planlanan bir sonuç olarak söylediğinden eminim. Artık SBS sınavları da bir üst okula yerleştirme amaçlı olmayacakmış, öyle dedi. 2005’de, SBS sınavları seviyeyi ne kadar düşürdüklerini ölçme sınavıdır, CİA’nın ABD sömürgelerinde karşılaştırmak için kullandığı ölçüm aracıdır, bu sınava tanı koymuştum, hatta “Bu sınava çocuklarınızı sokmayın, 2012’de bu sınav kalkacak” diyerek velileri uyarmıştım. Bakan beni yanıltmadı.
Bu yasayı durduralım. Bedava diye verilen bozuk ders kitaplarını tümden kaldırıp yerine 1980 öncesi ders kitaplarını getirelim. Tümden gelim metoduyla ve çocuk sosyal varlıktır felsefesiyle, pedagojik yaklaşımı en doğru olan kitaplar o zaman basıldı.
Mahiye Morgül
İLK KURŞUN

İSTİKLAL MARŞI'MIZIN BESTLELENME SÜRECİ!

İstiklal marşı'nın yazılma ve bestelenme süreci Türkiye de, ulusal marş yazılması önerisi, önce 1920 yılında İsmet Paşa dan (İnönü) geldi Maarif Vekaletinde bu öneriyi dikkate alarak bir yarışma düzenledi O günlerde Türk Kurtuluş savaşı en heyecanlı günlerini yaşıyordu; toplumda ulusal bilinci pekiştirecek, ulusçuluk duygusunu daha da canlı kılacak bir marşa gereksinme duyuluyordu Yarışmada ayrıca güfteyi yazacak olana 500TL, besteyi yazacak olana 1000TL ödül vereceği duyuruldu Yarışmaya katılan 724 şiirden hiçbiri başarılı bulunmadı Mehmet Akif Ersoy, böyle bir ödülden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmamıştı Dönemin Maarif Vekil Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ,Mehmet Akif e Mektup yazıp, kendisi için sakıncalı gördüğü konularda güvence verdikten sonra Mehmet Akif, 48 saat gibi kısa bir sürede marşın güftesini yazıp imzasız olarak Maali Vekaline gönderdi TBMM nin 1 Mart 1921 tarihli toplantısında okunan bu şiir, 12 Mart 1921 tarihli toplantıda da ulusal marş olarak kabul edildi

Marşın Bestelenmesi: İstiklâl Marşı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin milli marşıdır Sözleri Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklâl Marşı, 12 Mart 1921de resmen milli marş olarak kabul edildi 1924 yılında Ali Rıfat Çağatayın bestesi kabul edildi 1930 yılına kadar kullanılan bu beste, bu tarihte Cumhurbaşkanlığı Orkestrası şefi olan Osman Zeki Üngörün bestesi ile değiştirildi Marşın armonik düzenlemesi Edgar Manas, bando düzenlemesi ise İhsan Servet Künçer tarafından yapıldı Günümüzde de aynı beste kullanılmaktadır İstiklal Marşı''nın yalnızca ilk iki kıtası bestelenmiştir.

İstek ve değerledirmeler doğrultusunda bu yeni yazdığım şekli paylaşıyorum. Transpozeli olarak akorlu uygulamasını sizlere bırakıyorum. Klasik gitar notasyonunda herhangi bir transpoze şansınız bu düzenleme için yok. Daha önce belittiğim Sefa YEPREM düzenlemesinin buna daha uygun olduğunu belirtmeliyim. İstiklal Marşı'mıza verdiğimiz değerin bilinciyle, lütfen bu düzenlememi paylaşırken emeğe saygı duyacağınıza eminim. Eleştiri ve yorumlarınız için şimdiden teşekkür ederim.
Süleyman EKER


Related Posts with Thumbnails