mobbing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mobbing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Öğretmen ve Yaratıcılık !

Öğretmen olarak, son dönemlerde yakalayabilip incelediğim en güzel araştırma ve değerlendirme çalışmasının bir bölümünü sizinle paylaşmak istedim. Bir öğretmen kılavuz olabilecek bu değerlendirmeleri lütfen okuyup paylaşmanızı öneriyorum. Bu araştırma konusunu naçizane yapanlardan izin almadan paylaşmam problem olacağını düşünmüyorum çünkü, okullarımızın durumu açık ve seçik görülmektedir.
Ama öncelikle araştırmayı okuduğunuzda karşınıza çıkacak sonuç yetersiz eksik öğretmen arayışı sizi şaşırtacaktır. Olsun genede güzel bir araştırma deyip bir önsöz ben yazdım O yüzden :)
Bu bilgilerin neden şu ana kadar değerlendirilmediği yada sunulmadığının sebepleri olarak;
  • MEB'in sürekli öğretmenler üzerinde uyguladığı gizli mobbing uygulamaları,
  • Başarısızlıkların tek sorumlusu öğretmenlermiş gibi davranılması,
  • Öğretmenlerin sınıf içi insiyatif kullanamayacak kadar evrak telaşı ve müfetişlere birşeyler kanıtlama kompleksi,
  • Öğretmen yaratıcılığının önünde idareci ve hata yapma korkusuyla hiçbirşey yapmayan üst düzey yöneticilerin kişisel egoları,
  • Öğretmenlere yüklenmiş olan "Devlet memuru ol", "...asli görevlerini yerine getir önce.." baskısı,
  • Gene öğretmenlerin hiçbir şey üretmeme bahanesi olan imkan ve olanakların yetersizliği saçmalığı,
  • İlçe, kasaba ve köylerde öğretmenlerin mülki amirlerin amelesi gibi kullanılıp, çocuklara hizmet edildiğinin unutulması,
  • Kişisel beceri ve yetenekleri olan eğitmenlerin yaptığı çalışmalarda, yapılanların değil eksikliklerin değerlendirilerek çalışmalara zaman ve gelişim olanağı tanınmadan yok edilmesi, ( gene hata yapamama cesaretinden kaynaklanan beyinsel esaret...)
  • Üretilen değerlerin maddi külfet yada pazar olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda öğretmenliğin idealizminin yerlede sürünmesi,
  • Yaratıcılığını sergileyen öğretmenlerin genel motivasyonunun sürgün, deli yada rahatsız insan kavramlarıyla ödüllendirilmesi. ( O da bir motivasyon aracı değil mi ? :) Çünkü yaratılan her ürün alışkanlıkları ve düzeni bozan değerlerdir! 
  • Öğretmenin yaratıcı sınırlarını velilerin eğitimiyle geçirirlen zaman ve sinir harplerinin belirlemesi. ( Ne de olsa herkesin çocuğu dahi, herkesin çocuğu aileden terbiyeli :)
  • Eğitmenlerin, bir yarış atı gibi öğrencileri sınavlara hazırlamasını isteyen sistemin, başarıyı sınavlara endekslemiş olması. Ayrıca bu yarışta asıl jokeyin öğretmen değil, öğretmenin sırtına binmiş olan veli, öğrenci, idareci ve yöneticilerin olmasının ortaya çıkacağından korkulduğundan bu tarz verilerin yerinde değerlendirilmediğine inanıyorum.
Peki Öğretmenden beklenen yaratıcılık neymiş bir bakalım. Aşağıdaki  araştırmayı okuduktan sonra ekleyeceğim diğer tanımlamalarımla zihinlerde daha iyi oturacaktır diye düşünüyor ve Einstein'in bir sözüyle sizi araştırmayla baş başa bırakıyorum, böylece kaynağa inebiliriz umarım.
"Problemler onu üreten bakış açılarıyla çözülemez"  
Bkz "bakış acısı" yazım :)

Süleman EKER 16/11/2011

Aşağdaki Osman Gazi Üniversitesi Sosyal bilimler dergisi sayı 18 den alıntıdır...


ÖĞRETMEN DAVRANIŞLARININ YARATICI DÜŞÜNME
BECERİLERİNİN GELİŞİMİNE KATKISI
Yaratıcılık kavramının Batı dillerindeki karşılığı “kreativitaet, creativity” dir. Latince “creare” kelimesinden gelir. Bu kelime, “doğurmak, yaratmak, meydana getirmek” anlamındadır (San, 1985).

Yaratıcılık dendiği zaman akla karmaşık bir süreç gelmektedir. Yaratıcılık süreci, tüm duyuşsal ve düşünsel etkinliklerde, her türlü çalışma ve uğraşın içersinde vardır. Birçok kişinin doğru ya da yanlış olarak kullandığı bu kavramın kesin bir tanımını yapmak oldukça güçtür. Bu konuda uzun yıllardan bu yana çalışmalarını sürdüren araştırmacıların görüş birliğine vardığı ortak bir yaratıcılık tanımı yoktur. Buna rağmen, bu araştırmacıların yaptığı farklı tanımların bazı temel noktalarının birbirlerine yaklaştıkları gözlenmektedir. (Kamaraj ve Aktan, 1998).
Yaratıcılık, hem bir süreç hem de bu sürecin sonunda ortaya özgün bir ürün koyma olarak ele alınabilir. John Preeman’a göre ise “yaratıcı olmak demek; dünyaya yeni ürünler ya da düşünceler sunabilmek demektir” (Noyanalpan, 1993).
Barlett’in “ana yoldan ayrılma, deneye açık olma, kalıplardan kurtulma” şeklindeki yaratıcılığı tanımlamasının yanı sıra, daha çok sanat alanındaki yaratıcılık üzerinde duran Read, yaratıcılığı “önceden biçimi ve hiçbir yüzü olmayan bir şeyin varlık kazanması” şeklinde tanımlamaktadır. Landau’nun yaratıcılık tanımı ise “Daha önce kurulmamış ilişkiler arasında ilişkileri kurabilme, böylece yeni bir düşünce şeması içinde, yeni yaşantılar, deneyimler, yeni fikirler ve yeni ürünler ortaya koyabilme becerisi” şeklindedir (San, 1985).

Yaratıcılık söz konusu olduğunda; bilgi ve deneyim birikiminden yararlanarak sentezleme sonucu yeni ürünler ortaya koymak gerekir. Birbirleriyle farklı olan, ilişkisi Olmadığını sandığımız şeylerin ilişkisini kurmak ve yeniyi yaratmak gerekir. Görmek, yaratmanın başlangıcıdır. Buluşun, yeniliğin söz konusu olduğu yaratıcılıkta, zihnin tüm yetileri, düşünme süreçleri, imgelem, duygular etkileşim halindedir. Yaratıcılık tüm zihinsel yetileri geliştirmede rol oynar.

Yaratıcı Düşünme; buluşçu, yenilik arayan ya da eski sorunlara yeni çözümler getiren ve özgün düşüncelerin ortaya çıkmasını sağlayan bir düşünce biçimidir. Bilgi çağında, bilgi üretme ortamında yaşam bulması ve geliştirilmesi gereken bir olgudur.

Yaratıcı düşünme özgürdür, hareketlidir, üretken bir süreçtir. Çok yönlü bakmak, çok seçenekli çözüm yolları bulmak gerekir. Tasarımcı yaratıcı eylem sürecidir. Yaratıcı
Düşünmenin 4 Boyutu;

1. Akıcılık: Üretilen uygun düşünce sayısı ve ya problem için birçok alternatif geliştirme becerisi,
2. Esneklik: Farklı kategorilere giren düşünce üretme yeteneği ve ya problem çözümünde yaklaşımları değiştirme,
3. Özgünlük: Eşsiz, rastlanmayan, akıllı düşünceler yaratma yeteneği ya da yeni özel çözümler getirme becerisi,
4. Zenginleştirme: Düşünceyi tamamlayarak geliştirme, ayrıntılara girebilme, yanıtlar ekleme yeteneği şeklinde tanımlanabilir (Erlendsson, 1999).

Yaratıcı düşünmeyi geliştirme, bireylerin iletişim becerileri kazanmalarına, yeni durumlara daha kolay uyum sağlamalarına yardımcı olur. Yaratıcılığın her birey tarafından doğuştan getirildiği düşünülse de bireylerin yaratıcılığı zeka, yetenek, çevre, eğitim v.b etkisi ile doğru orantılı olarak artabilir.

Yaratıcılığı yüksek olan bireyler; meraklıdırlar, temel sorunlarla ilgilenirler, özgürdürler, enerjiktirler, esprilidirler.

Yaratıcı düşünmede, öncelikle çok yönlü bakış-ıraksak düşünce biçiminin yerleşmesi gerekir. Genel kalıplarla ve yakınsak düşünceyle yaratıcılık gerçekleşemez. Yakınsak düşünce farklı ilişkiler kurmayı engeller. Sıradan, hemen akla gelen en yakın olasılık üzerinde durulur. Öğrencilere alıştırılan tek çözüm yolu vardır, tek doğru vardır, bu yakınsak düşünce ürünüdür (Sungur, 1997).

Iraksak düşünce mevcut bilgiyi de kullanarak değişik yanıtlar üretilmesidir. Bunlar özgündür. Tek çözümlü değildir, salt fikir bulunmakla kalınmaz, geliştirilir, ayrıntılara inilir. Iraksak düşüncede çağrışım ve ifadelendirme söz konusudur. Iraksak düşünce farklı çözümlere ulaşırken, yakınsak düşünce tek bir çözüme ulaşır. Sistem yakınsak düşünen, yaratmayan, farklı ilişkilendirmeler kurmayan, derinlemesine düşünmeyen bireyler yetiştirir. Hâlbuki yaratıcılık yöntemi çerçevesinde salt bilgi tekrarı olmayan, ezber değil de farklı çözümler üretebilen, ıraksak düşünceli bireyler yetiştirilebilir.

Çağdaş ülkelerde zorunlu eğitime ve eğitim sistemine getirilen en temel eleştirilerden birisi yaratıcılığın gelişiminin engellenmesiyle ilgilidir. Eğitim sisteminin öğrencilerepotansiyellerini geliştirme fırsatı vermesi ve ülke kalkınmasında etkin rol oynayabilmesi için öğretimin içerik ve yöntemleri eleştirel düşünme, bilimsel düşünme, ilişkisel düşünme, akıl yürütme ve yaratıcı düşünme gibi becerileri kazandıracak şekilde yeniden düzenlenmelidir (Doğan, 2005).

Eğitim sistemi, bireylerin düşünce yapılarını geliştirmeyi, aklını çeşitli biçimlerde kullanmayı, diğer kuşakların yaptıklarını yineleyen değil yeni şeyler yapabilme yeteneği olan insanlar yaratmayı amaçlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de eğitim sisteminde yaratıcılığı etkin kılmak gereklidir. Özgür ve eleştirel düşünme yaratıcılığın, dolayısıyla çağdaş eğitim anlayışının gereklerinden biridir (İpşiroğlu, 1993; Çellek, 2001;
Noyonalpan, 1993).
Yaratıcılık, son çeyrek asırda üzerinde çokça durulan, dikkat çeken konulardan biridir. Okullar bir yandan yaratıcılığı öldürmekle suçlanırken, diğer yandan okulun yaratıcılığı geliştirme işlevi önem kazanmış ve bu yöndeki çalışmalarda bir hızlanma görülmüştür (Açıkgöz Ün, 1998).

Özellikle yaratıcılığın temellerinin atıldığı yıllar okulöncesi eğitim ve ilkokul yıllarıdır. O halde gerek ana-baba ve çocukla ilgilenen diğer yetişkinlerin, gerekse öğretmenlerin, çocuğun bu yıllarını iyi değerlendirmeleri ve yaratıcı nesillerin temellerini oluşturmaları gerekir ( Blomm ve Sosniak, 1981).

Öğretmenlerin çocuklarda yaratıcılığı geliştirebilmeleri için, her şeyden önce kendilerinin yaratıcı bir kişiliğe sahip, çocuklar için uygun bir model olmaları gerekmektedir. Diğer bir deyişle, öğretmenler, akıcı, esnek ve orijinal bir düşünme gücüne sahip olmalı ki çocukları yaratıcılığa yöneltecek bir öğretme-öğrenme ortamı düzenleyebilsin ve yaratıcılığın gelişimine rehberlik edebilsin.

Özellikle, çocukların ilgilerini, gelişim özelliklerini merkeze alan, öğrencinin etkinliğine, araştırıcılığına problem çözmesine önem veren, öğrenci kararlarını ön plana çıkaran ilerlemecilik eğitim akımına uygun bir program, çocuğun yaratıcılığını besler.

Böyle bir program: hazırlama ve uygulamada öğretmen nitelikleri çok önem taşır. Öğretmen; öğrencilerini tanımak, onların ilgilerine, gelişim özelliklerine ihtiyaçlarına uygun bireyselleştirilmiş programı düzenleyip uygulayabilmelidir. Bu durumda, öğretmen sınıfındaki öğrenci sayısı kadar çeşitlilikte etkinlik planlayabilecek bir yaratıcılığa sahip olmalıdır.

Öğretmen sınıfta demokratik bir ortam yaratmalı; çocuklar ilgi duyduğu, istediği, kendini hazır hissettiği bir dersle ilgili etkinliklere başlayıp sürdürebilmelidirler. Karar büyük ölçüde öğrenciye aittir. Öğretmen, öğrencilerin özgürce denemeler yapmalarına, olağanın dışında çözümler bulmalarına fırsat yaratacak esnek öğretme- öğrenme ortam düzenleyebilmelidir.
Bu durumda öğretmen gerek model; gerekse yaratıcılığın gelişimini kılavuzlayan kişi olarak çocukların özgürce denemeler yapmasına, araştırmasına, orijinal alternatif çözümler bulmasına, ortam yaratması ve rehberlik etmesi gerekir (Tuckrnan,1992).

Öğretmen, öğretme-öğrenme ortamında yaratıcılığın gelişimine yardım edebilmek için nasıl davranmalıdır?
Diğer bir deyişle, hangi davranış özelliklerine sahip olmalıdır?

Yaratıcı düşünme, yaratıcı problem çözme zaman alıcıdır.
• Öğretmen, öğrenciler üstündezaman baskısı yaratmamalı, aceleci olmamalıdır.
• Hız yerine; dikkatli düşünmeye, çeşitli olasılıkları düşünmeye ve yaratıcılığa değer vermelidir.
• Çocukların analitik düşünmesi, problemlere birçok alternatif çözüm yolları bulması için zaman tanımalıdır.
• Öğretmen bir şey yapma, bir problem çözme konusunda asla bir tek yol belirlememelidir. Bu durumda, çok çeşitli çözüm yollarını gösterebilmelidir.
• Öğretmen öğrencileri kendi kafasındaki çözümü bulmaya zorlamamalı, aksine, açık fikirli, değişik eğilimleri, yaklaşımları kabul eder bir model olmalıdır. Yaratıcılıkta merakın, araştırmanın ne kadar önemli olduğunu kendisi model olarak göstermelidir.
• Öğrencilerin de bir tek yol, bir tek sonuç üstüne odaklaşması ve çözüme kısa sürede ulaşma isteklerini önlemelidir.
• Öğretmenlerin sınıf içi ve dışındaki davranışları da öğrencilerin yaratıcılığının geliştirilmesinde önemli rol oynar. Öğrencinin cesaretini kırma, güvensizlik, aşırı eleştiri, davranışlarında tutarsızlık, heyecan azlığı, dogmatik ve katı olma, genelde yetersiz olma, dar ilgileri olma, sınıf dışı tartışma ve konuşma olanağı tanımama, öğrencilerde eleştirel düşünceye gereken önemi vermeme, öğretim yöntem ve tekniklerini uygulama bilgi ve becerisindeki sınırlılıklar, motivasyonsuzluk, ekonomik zorluklarla uğraşma gibi durumlar yaratıcılığı engelleyen öğretmen özellikleri olarak sıralanabilir. Sungur (1997), evde ve okulda öğrencinin yaratıcılığının önündeki engelleri aşağıdaki gibi belirtmektedir.

1. Çocukları sürekli gözetim altında bulundurma, izlendiklerini fark ettirme,
2. Çocukların yaptıklarını iyi ya da kötü olarak sürekli yorumlama veya iyi kötü anlamlarında değerlendirme,
3. Çocukları denetim altına alma
4. Aşırı övme veya tersine aşırı yerme,
5. Çocukları birbirleriyle karşılaştırma, onları rekabete zorlama,
6. Çocukların deneyip yanılarak öğrenmelerine izin vermeme,
7. Çocukların fikrini almadan, katı ve değişmeyen seçimler sunma,
8. Çocukların yapmak istediklerine sürekli sınırlar koyma,
9. Çocukların yapması gerekenleri onların yerine yapma,
10. Sorumluluk vermekten kaçınma,
11. Çocuklara neyi, nasıl yapacaklarını gösteren kesin, değişmez reçeteler sunma
(Akdağ ve Güneş, 2003).
Öğrencilerin yaratıcılıklarının geliştirilmesi, okulda uygulanan program, öğretmenlerin genel yapısı, öğretim yöntem ve teknikleri ile yakından ilgilidir. Derslere göre düzenlenen programlarda temel amacın, içeriği öğrenciye kazandırmak olması, öğrencilerin yaratıcı düşünmelerini engellemektedir. Yaratıcı düşünceyi geliştirecek bir ders, öğrencinin sürekli soru sormasını; nasıl?, niçin?, ne kadar? gibi sorulara veya eğer… olursa… ne olur? gibi olası cevaplı sorulara cevap aramalarını içermelidir....

Kürşat YENİLMEZ
Yrd. Doç. Dr., Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Eskişehir/TÜRKİYE
E-mail: kyenilmez@ogu.edu.tr

Belma YOLCU
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü Eskişehir/TÜRKİYE
Yazının Tamamı için Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi arşivinden Sosyal bilimler dergisi 18. sayı  2007 den ulaşabilirsiniz.

MOBBİNG (İŞYERİNDE PSİKOLOJİK ŞİDDET-YILDIRMA)

“İş ortamında veya evinizdesiniz; derin düşüncelere dalıp gidiyorsunuz. Biri, “iyi misiniz?” diye soruyor. Önce şöyle bir kendinize geliyor, sonra yine düşünmeye başlıyorsunuz. Hani “ne desem yalan olur” türünden bir tereddüt geçiriyorsunuz. Sahi iyi misiniz? Eğer iyi iseniz bu suskunluk, yaşam arzusunun kaybı ve bir zamanlar sevdiğiniz şeylerden tatmin olamama durumu niye? Neden son zamanlarda hiç bir şey hoşunuza gitmiyor. Niye böyle ölgün bir haliniz var. Yaşamla ölüm arasında tercih yapmaya itecek kadar sizi karamsar kılan ne? Yoksa siz bir “mobbing” mağduru olmayasınız?
Geceleri gözünüze uyku girmiyor, gündüzleri ise karnınızda bir ağrı, kıvranıp duruyorsunuz. “Pazartesi sendromu” veya “işyeri sendromu” yakanızı bırakmıyor. Her sabah güne başlarken tek düşünceniz işinizdeki kronik stres faktörü olan “mobbing” geliyor aklınıza. İşe gitmek istemiyorsunuz. “Kim bilir bugün başıma neler gelecek, kim laf dokunduracak, kim kötü bir söz söyleyecek, kim ayağımı kaydırmaya çalışacak?” türünden kronik endişelerle, kara kara düşünüp duruyorsunuz. Derdinize derman bulamıyor, kimseden medet umamıyorsunuz. Daha kötüsü derdinizi kimseye anlatamıyor, içe dönüyor, içe kıvrılıyor ama bir türlü açılamıyorsunuz.

Performansınız hızla düşüyor. Sesiniz soluğunuz çıkmıyor; sizi sosyal ortamlarda pek gören olmuyor. Yalnızlığın ve sessizliğin kıskacında gittikçe bunalıyorsunuz. Öyle ki, bazen nefes  alamıyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Kurtuluşu sadece istifa etmekte görüyorsunuz. Eğer bu belirtilerden bir kaçı veya bir çoğunu yaşıyorsanız ne yazık ki siz bir “mobbing”  mağdurusunuz.”*
* (http://www.canaktan.org/yonetim)
Giriş
İşyerinde psikolojik şiddet (mobbing), son zamanlarda örgüt psikolojisi üzerinde çalışanların sıkça başvurdukları bir kavram… Yıldırma, paspaslanma, bastırma, sindirme, yok sayma, psiko-terör veya soyut şiddet uygulama gibi anlamlara gelen mobbing, aynı zamanda örgütsel çatışmanın, verimsizliğin ve motivasyon eksikliğinin  kaynağı olarak görülmektedir.
Mobbingin olduğu yerde çalışanları motive eden, güven  sağlayan, örgütsel bağlanmaya ve iş tatminine katkı sağlayıcı tüm faktörler ortadan kalkmakta ve bunun yerini, tatminsizlik, örgütsel çatışma, işgören devir hızında artma (istifa, yerine personel alma), verimsizlik ve etkinsizlik almaktadır.
İşyerlerinde psikolojik şiddet, sistemli olarak uygulanması durumunda psikolojik savaşa dönüşmekte ve kurbanların işten ayrılmalarının dışında başka bir seçenekleri kalmamaktadır. Mobbing, dünyada ve ülkemizde tüm kamu ve özel örgütlerde var olan ancak tanımı üzerinde bir uzlaşma olmayan, çerçevesi kesin belirlenemeyen ve adı konulmamış bir savaş olarak sürüp gitmektedir.
Mobbing bir psikolojik şiddet veya psiko-terördür; ancak şiddetten söz edildiğinde, genelde fiziksel müdahale ve somut iz bırakan fiili şiddet aklımıza gelmektedir. Oysa şiddet sadece kaba biçimi ile fiziksel olmayıp ekonomik, siyasal ve psikolojik  olabilmektedir. Şiddetin inceltilmiş (rafine-sofistike) biçimi olan mobbing, fiziki şiddet (bullying)ten daha tehlikeli ve daha kalıcı psikosomatik etkiler bırakabilmektedir.
Fiziksel şiddeti ortaya çıkarmak ve tedavisini yapmak hem fiziksel, hem de psikolojik (psikosomatik) sonuçları olan psikolojik  şiddetin etkilerini gidermekten daha kolaydır, psikolojik şiddetin nedenlerini ve sonuçlarını bulmak o kadar kolay olamamaktadır. Bu durum mobbing mağdurunun psikolojik yaralarını sarmayı da zorlaştırmaktadır.
Yasal düzenlemeler nedeniyle özellikle kamu örgütlerinde kaba şiddet kabul edilemez görüldüğü, için, psikolojik şiddet yaygınlaşmaktadır. Bu yolla mobbing mağdurları; bıktırma, yıldırma, dışta bırakma, parantez içine alma, örgütsel bazı olanaklardan mahrum bırakma, yalıtma, örgütsel kaynak kullanımında adaletsizlik, haklardan yararlanmayı engelleme veya geciktirme gibi psikolojik şiddete neden olabilecek tutum ve davranışlara maruz kalmaktadırlar.
“Mob” sözcüğü, İngilizce kanun dışı şiddet uygulayan düzensiz kalabalık veya “çete” anlamına gelmektedir ve Latince “kararsız kalabalık” anlamına gelen “mobile vulgus” sözcüklerinden türemiştir. “Mob” kökünün İngilizce eylem biçimi olan  “mobbing” ise; psikolojik şiddet, kuşatma, taciz ve rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamına gelmektedir.
Mobbing veya yıldırma; saldırgan, mütecaviz ya da hakaret edici davranışla, gücü kötüye kullanarak kurbanın kendisini tehdit altında, aşağılanmış hissetmesine neden olmaktır. Mobbingle, kurbanın özgüveni zayıflatılır ve onun kronik bir endişe ve yoğun stres altında kalması amaçlanır.
İşyerinde psikolojik şiddet tanımına uyan olumsuz tutum ve davranışlardan belli başlıları şu şekilde belirlenmektedir: Haksız eleştiri, hata bulmak, zayıflatmak, tecrit etmek, dışlamak, iki yüzlülük, asıl niyeti gizlemek, iftira etmek, çarpıtmak, sürekli eleştiri, disiplin usullerinin kötüye kullanılması, haksız yere işten çıkarmak, hedef yapmak, köşeye itmek, alaya almak, tehdit etmek, aşırı yük altına sokmak gibi her tür rahatsız ve taciz edici eylemde bulunmak ve benzeri tutum ve davranışlar, mobbing olarak değerlendirilir.
Yıldırma Kavramının Farklı Ülkelerdeki Tanımı
İşyerinde kötü niyetli, zarar veren, yıkıcı eylemler üzerine oldukça geniş bir coğrafyada yapılan araştırmalarda, bu olguyu tanımlamak için farklı ülkelerdeki araştırmacılar farklı terimler kullanmışlardır. İngiliz ve Avustralyalı araştırmacılar çalışmalarında “bullying terimini kullanmayı tercih etmektedir. Amerikalı araştırmacılar bu olguyu tanımlamada “bullying”, “mobbing”, “sexual harrasment” “employee abuse” “emotional abuse” ve “workplace aggression” terimlerini kullanılmaktadır. İsveçliler aynı olgu için hedef olma anlamında “mobbing” teriminin kullanımını tercih etmektedir (Leymann, 1996). Almanya’daki çalışmalarda da “mobbing” terimi kullanılmaktadır. Bazı Avrupa Birliği ülkelerinin yasalarında ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nde bu olgu “psychological harassment” ya da sadece “harassment” olarak tanımlanmaktadır.
Birleşik Krallıkta (UK) ise “workplace bullying” tanımlaması yapılmaktadır. Sadece Fransa’da bu tür eylemleri tanımlamak için İngilizce terim mevcut değildir. Fransa’da bu olguya karşılık olarak “harcèlement moral” terimi kullanılmaktadır. Ayrıca Spratten (1995) bu olgu için çalışmasında “mistreatment”, Einarsen ve Rakness (1997) ise “victimization” terimini tercih etmişlerdir. (Leymann, http://www.leymann.se/ ; Einarsen, 1999; Yücetürk ve Öke, 2005; Kök, 2006).
Bu kavramlar arasında en yaygın olarak kullanılan “bullying” ve “mobbing” terimleridir. Leymann, konu ile ilgili çalışmalarında bilinçli olarak “mobbing” terimini kullanmış, İngiliz ve Avustralyalı araştırmacılar tarafından kullanılan “bullying” terimini tercih etmemiştir.
Leymann’ın “mobbing” ve “bullying” terimlerine ilişkin getirdiği ayrımın temelini şiddetin psikolojik ve fiziksel yönü oluşturmaktadır.
Leymann’a göre “bullying” fiziksel saldırı, şiddet ve tehdidi çağrıştırmaktadır. İşyerlerindeki zarar veren, yıkıcı eylemlerde fiziksel şiddete çok nadir rastlanılmasına karşın okullarda aynı olgu fiziksel saldırganlık eylemleri ile güçlü biçimde karakterize edilmektedir. Bu nedenle Leymann, “bullying” terimini okul örgütleri için, “mobbing” terimini de işyerleri için önermektedir (Leymann, http://www. leymann. se).
Keashly’de konuyla ilgili olarak işyerinde yıldırmanın nadiren fiziksel şiddet içerdiğini eylemlerin daha çok sofistike davranışlar biçiminde tanımlanabilecek sözlü saldırılar biçiminde gerçekleştiğini ileri sürmektedir (Keashly, 1998).
Buna göre “bullying” fiziksel saldırı ve tehdit anlamına gelirken, “mobbing” psikolojik saldırı, psikolojik şiddet, psikolojik terör, duygusal saldırı, yıldırma gibi anlamlara gelmektedir (Davenport vd.).
Şiddet ve saldırganlık sistematik olmamasına rağmen, yıldırma sistemli ve tekrarlanarak gerçekleşen bir durumdur. Bu davranışı yapanlar ile bu davranışa maruz kalanlar arasında bir güç dengesizliği vardır. Bu nedenle okul örgütlerinde yaşananlar fiziksel saldırı, işyerlerinde görülen eylemler ise psikolojik saldırı olarak nitelendirilmektedir.
Kavramının Türkçe karşılığı konusunda henüz bir netlik bulunmamakta ve Türkçe yazınında da bir terminoloji sorunu yaşanmaktadır. Konu üzerine araştırma yapan kişiler Türkçede “mobbing” olgusunu bir tek sözcükle ifade etmek yerine kavramı “duygusal taciz”, “psikolojik terör”, “psikolojik şiddet”, “duygusal linç”, “işyeri travması”, “işyerinde zorbalık” olarak Türkçeleştirmekte ve çalışanı işyerinde yıldırmaya yönelik her tür psikolojik saldırıyı bu kapsam içinde incelemektedirler.
Konu ile ilgili çalışmalarının öncüsü olarak bilinen Leymann (Leymann, http://www.leymann.se) yıldırma terimini birine karşı cephe oluşturma, duygusal saldırıda bulunma, “psikolojik terör” olarak ifade etmektedir. Leymann yıldırmayı “psikolojik ve sosyal mutsuzluğa neden olan, bir ya da daha fazla kişi tarafından (nadiren 4 kişiden fazla) bir başka kişiye (nadiren daha fazlasına) en az altı ay boyunca haftada en az bir kez yöneltilen eylemler” biçiminde tanımlamaktadır (Leymann, 1996).
Einarsen ve çalışma arkadaşları 1994 yılında yayımlanan makalelerinde yıldırmayı şöyle tanımlamaktadırlar; “bir kişi işyerinde sürekli olarak olumsuz davranış ve eylemlere konu olduğunu hissediyor ve bu durum karşısında kendisini savunmayı zor olarak görüyorsa bu kişi yıldırılıyordur (Einarsen vd., 1994).”
Einarsen 1999 yılında yayımlanan makalesinde ise yıldırmayı, “bir ya da daha fazla çalışana yöneltilen, hedef tarafından istenmeyen, kasti ya da bilinçsiz olarak yapılabilen ancak açık bir biçimde yıldırma, saldırı davranışlarını içeren, hedef üzerinde üzüntü ve kedere yol açan, iş performansı üzerinde etki yaratan ve/veya hoşa gitmeyen çalışma çevresinin oluşumuna neden olan tekrar eden eylem ve uygulamalar” olarak tanımlamaktadır (Einarsen, 1999).
Araştırmacı yıldırmanın bir grup ya da kişi tarafından bir ya da birden fazla kişiye yöneltilen saldırganlık ve şiddet olduğunu kabul etmektedir (Yücetürk ve Öke, 2005).
Davenport ve çalışma arkadaşları yıldırmayı, “kişinin saygısız ve zararlı davranışın hedefi olmasıyla başlayan duygusal bir saldırı” olarak tanımlamaktadırlar. Onlara göre yıldırma, bir kişinin diğer insanları kendi rızaları ile veya rızaları dışında başka bir kişiye karşı etrafında toplaması ve sürekli kötü niyetli hareketlerde bulunma, ima, alay ve karşısındakinin toplumsal itibarını düşürme gibi yollarla saldırgan bir ortam yaratarak onu işten çıkmaya zorlamasıdır (Davenport vd., 2003).
Türkiye’nin de üyesi bulunduğu Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından yapılan tanımlamada ise yıldırma “birey veya grubu sabote etmek amacıyla yapılan, intikam duygusu, zalimce, kötü niyetli ve aşağılayıcı tavırlarla kendini gösteren davranış biçimi” olarak belirtilmektedir. Avrupa Komisyonu ise yıldırma için şu tanımı önermektedir; “yıldırma kişilerin işleri ile ilgili durumlarda taciz edildiği, tehdit edildiği ya da küçümsendiği, onların güvenliklerine, varoluşlarına ve sağlıklarına karşı açıkça meydan okunduğu olaylardır” (Yücetürk ve Öke, 2005;)
Dökmen (2005) ise bu olguyu genel anlamda “Bir işyerinde, bir apartmanda veya bir mahallede birlikte yaşayan bir grup insanın, çok küçük bazı farklılıklarından ötürü (bu farklılıklar ille de olumsuz özellikler olmak zorunda değildir), içlerinden birisini, bilinçli/kasıtlı olmaksızın kurban olarak seçmeleri ve giderek artan bir tempoda onu beceriksiz, geçimsiz olarak algılamaya başlayıp itici davranışlarıyla bu kişiyi gerçekten de beceriksiz, geçimsiz, mutsuz, sorunlu bir insan haline getirmeleri; o kişiyi psikolojik ve fiziksel anlamda ciddi olarak zedelemeleri” olarak açıklamaktadır.
Tanımlar birbirinden bazı noktalarda farklılaşsa da kavrama yönelik yapılan birçok tanımda ortak olan üç unsur bulunmaktadır. Birincisi, yıldırma uygulayan kişinin niyetine bakmaksızın gerçekleştirdiği eylemin, mağdurun üzerinde bıraktığı etkilerdir. İkincisi, bu etkilerin, olumsuzluğu yani mağdura zarar verip vermediğidir. Üçüncü unsur ise yıldırma eylemine devam edilmesi konusundaki ısrarlı davranıştır.
Yıldırmanın Ayırt Edici Özellikleri: Sıklık ve Uzun Sürelilik
Yıldırmaya ilişkin yapılan tanımlar incelendiğinde buradaki baskın parametrelerin sıklık, uzun sürelilik, olumsuz davranışa tepki ve taraflar arasındaki güç farklılığı olduğu görülmektedir. Özellikle de işyerlerinde görülen kötü niyetli davranışların yıldırma ile ilişkilendirilmesinde davranışın süreklilik ve sıklık boyutları ön plana çıkmaktadır. Diğer bir ifadeyle kötü niyetli bir davranışın süreklilik arz etmesi ve sık sık uygulanması onu yıldırıcı kılmaktadır.
Araştırmacılara göre davranışın ömür uzunluğu ve sıklığı konuları uluslararası boyutta üzerinde fikir birliğine varılmış parametrelerdir.
Ülkemizde insankaynaklari.com ve Cnbc-e işbirliği ile hazırlanan anket sonuçlarına göre katılımcıların (N:700) % 33,71’i 13 aydan yani yaklaşık 1 yıldan daha uzun süredir bu tür sıkıntılarla karşılaştığını, % 20,8’i ise sadece birkaç kez olduğunu belirtmiştir (Sezen, http://www.insankaynaklari.com.tr/cn/ContentBody/ ).
Süre ve sıklık unsurları yıldırmanın teşhisinde önemli ölçütleri oluşturmanın yanı sıra yıldırmanın gelişim seyrini ve sonucunu da etkilemesi bakımından önem taşımaktadır. Yıldırmanın sistemli bir şekilde uygulanması ve süreklilik arz etmesi ondan etkilenme derecesini artırmaktadır. Öyle ki yıldırmanın mağdur üzerinde kalıcı psikolojik hasar bırakmasının temelinde bu iki unsur belirleyici rol oynamaktadır.
Related Posts with Thumbnails