müzikli hayatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzikli hayatlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Neşet RUACAN saygıyla...


Saygıyla anıyorum Neşet RUACAN hocanın Hürriyet gazetesinde yayımlanmış bir söyleşisini zevkle paylaşıyorum…
Alıntı: Müzik söyleşileri.

NEŞET RUACAN / Caz ölüyle sohbet değildir
Türk cazının gitarlı bilgesi Neşet Ruacan, sahnede 48 yılı geride bıraktı. Bu sürede Norveç’ten ABD’ye pek çok ülke gezdi, ünlü isimlerle çaldı, övgüler aldı, öğrenciler yetiştirdi. Fakat henüz bir albümü yayımlanmadı. Konserleri, gönüllü öğretmenliği ve caz misyonerliğini sürdürüyor. “Şans meleği hep omzumdaydı, fakat mahcubiyetimin kurbanı oldu” diyor.

İlk kez ne zaman “İyi ki Türkiye’de doğmuşum, cazı seçmişim” dediğinizi hatırlıyor musunuz?

- İnsan ilişkilerinde incelik ve derinlik benim için önemli kavramlar. İletişimde mecaza, nükteye, çağrışıma, çok katmanlı anlamlandırmaya önem veren bir kültürde doğmak şans. Bunu 40’lı yaşlarımda fark ettim. Klasik Türk Müziği’nin eski eserlerinde de görürsünüz bu derinliği. Fakat günümüzde yerini popüler kültürün sığlığına bırakıyor. Espriler bile sığlaştı. Gençlik yıllarımda ünlü bir avukat olan amcam Asım Ruacan yılda birkaç kez Ankara’dan İstanbul’a gelir, birkaç gün bizde kalırdı. Yaptığı esprileri, kardeşim Nükhet’le, o gittikten birkaç gün sonra çözebilirdik... Cazın arzu ettiğim iletişim biçimi olduğunu da genç yaşlarda fark ettim. 25-26 yaşında, iyi geçen konserlerden sonra akşam eve sevincimden uçarak giderdim... Cazın Amerika’daki altın çağına da yakından tanık olmak isterdim tabii... Bunun için 1920’de Chicago ya da New York’ta doğmam, 1950’lerde 20 yaşında bu şehirlerin caz kulüplerinde bulunmam gerekirdi...
Gitarım elime geldi
İlk iyi caz gitarına ne zaman sahip oldunuz?
- Bu açıdan çok şanslıydım. 1967’de, kız arkadaşımla İngiltere’ye gittik. 19 yaşındaydım. Hayalim Gibson marka gitar almaktı. Londra’da Charing Cross Road’daki Selmer’ın vitrininde Barney Kessel model Gibson’ı gördüm, büyülendim. Buna param yetmiyordu. Akşamları gidip vitrinde seyrediyordum. Daha ucuzunu alıp İstanbul’a döndüm. Bir hafta sonra bir arkadaşım telefon etti. Hilton’da sahneye çıkan bir gitarcının elindeki enstrümanı mutlaka görmem gerektiğini söyledi. Barney Kessel model bir gitardı bu. Sohbet sırasında kendisine çok büyük geldiğini, değiştirmek istediğini söyledi. Kendi gitarımdan bahsettim. Ertesi gün denedi, sevdi. Gitarlarımızı değiştirdik, üstüne para da almadı...

Müzik serüveninizde şans meleği hep omzunuzda mıydı, yoksa bu ilk ve son ziyareti mi oldu?

- Yerini sevdi sanıyorum. Hep omzumdaydı. Ama çoğu zaman meleğim mahcubiyetimin kurbanı oldu... Yeni girdiğim bir ortamda kendimi yabancı hissedersem hemen ortadan kaybolurum. Dostlarım varsa yakınımda, o zaman çok rahatımdır... Kendimi rahat hissetmediğim ortamlarda karşıma çıkan fırsatları dikkate almam.

1964’te elinde gitarıyla konsere koşan genç Neşet Ruacan şimdi karşınıza çıksa ona hangi tavsiyede bulunurdunuz?

- Yoluna devam et, derdim... Sigarayı bırakmasını tavsiye ederdim. Bunun dışında söyleyebileceğim bir şey yok... Cazı öğrenmek, iyi çalmak için elimden gelen her şeyi yaptım, yeni çıkan kitapları okudum, ustaları dinledim, çalıştım...

Caz çalmasam böyle dingin olamazdım

Caz, kişiliğinizi ya da hayata bakışınızı etkiledi mi, örneğin rock çalsaydınız kişiliğinizde önemli bir fark olur muydu?

- Kuşkusuz farklı bir kişiliğe sahip olurdum. Bu kadar dingin olmazdım, kendi dünyamda mutlu olamazdım. Caz çalmak insana karşısındakini dikkatli dinlemeyi, söz hakkına saygı duymayı ve takım oyununu öğretir. Kişiyi demokratlaştırır. Ayrıca cazcı kendi müziğini yapar; doğaçlamada hislerini o anda ortaya döken yegane müzikçidir. Ben hem müzikte hem de günlük hayatımda spontanlığı severim. Herkesin spontan olabileceği bir hayat biçimini savunurum. Caz insana yeniliklere çok hızlı uyum sağlamasını öğretir. 17 yaşında bir genç caz topluluğunda maharetini sergileyip, yarının sesi olabilir. Bu açıdan caz, yarına hazırlanan toplumlara, kurumlara da kılavuzdur.

Bilgeleştirici etkisi var mı?

- Çevremdekiler beni nasıl değerlendiriyor bilmiyorum, fakat benim için büyük ustalar hep birer ermişti. 19 yaşında, yastığımın altında Charlie Parker’ın fotoğrafıyla uyurdum. John Coltraine, Beny Goldman birer ermişti. Sonra ermiş olmaktan hiç hoşlanmayan Miles Davis gibiler çıktı sahneye. Popçu gibi davrandılar, cazcılar da gökyüzünden yere indi...

Amerika yıllarında yakaladığınız en büyük fırsat neydi?

- Amerika’da Juilliard’ın kurslarında Janosky’nin öğrencisi oldum. Jerry Bergonzi’den özel dersler aldım. Öğrenmek istediklerimi belirleyip derslere gittiğim için her ikisi de benim için çok yararlı oldu.

Mahcubiyetimden çok fırsat kaçırdım

Amerika’da kaçırdığınız en büyük balık?

- O kadar çok balık kaçırdım ki! 18 yaşında Manhattan Broaders topluluğundan teklif almıştım, çok küçüktüm, korktum ve gitmedim... Salena Jones, İngiltere’ye davet etmişti. Türkiye’ye geldiğinde Gloria Gaynor’dan teklif almıştım... Yanımda arkadaşlarım yoktu, tek başıma cesaret edemedim...

Gitarda kendi sesinizi bulmanız ne kadar zamanınızı aldı?

- Geçmişin amatör kayıtlarını dinlediğimde 25 yaşında kendi sesimi bulduğumu görüyorum.

40 yıl süreçte icra ve müziğe bakışınızda en büyük değişim hangi noktalarda yaşandı?

- Hâlâ müzikte arzuladığım akışkanlığa ulaşmaya çalışıyorum. John Coltrane gibi 7-8 notayı bir arada, tek notaymış gibi sunmak yüksek teknik, deneyim gerektiriyor. Bunu etüd, basit arpej gibi duyurmadan yapma çabasındayım. Bunun dışında hâlâ balad çalmayı çok seviyorum...

Yılların tecrübesi, mükemmellik arayışı sizi emprovizasyondan besteye yöneltti mi?

- Bence beste, iyi bir ressamın tuvalde çalışmaya başlamadan önce yaptığı eskiz gibi olmalı. Bu eskiz çok güzel sololara imkân sağlamalı. Caz sahnede anında yaratılmalı.

Dinleyicisiz kayıtta müzik ölü doğar

Sizce iyi caz nasıl olmalı?

- 1950’lerin Art Blakey Sekizlisi, Bill Evans Üçlüsü’nü dinlerken şunu görürsünüz: Bir melodi vardır. Bu hep birlikte çalınır, sonra her enstrüman solo yapar. Parçaların armonik derinliği, zenginliği vardır. Müzisyenler şablonlarla çalmaz. Eşlikte bile yeni arayışlar içindedir. İşte buna iyi caz denir. Japon icadı bir makineyle yapılan müzik benim için caz değildir. Çünkü caz, grup içinde bir sohbettir, makine insan gibi konuşamaz; ölüyle sohbet caz olamaz. İnsanlar da ölü taklidi yapabilir. Örneğin dünün müziğini aynen çalıyorsa... Pek çok cazcı evde hazırladıklarını, ezberlediklerini çalar sahnede. Kendini açmaz. Bu da iletişimi bozar, caz ortadan kaybolur...

Etno caz, caz rock, funk, fussion gibi akımlara ne diyorsunuz?

- Caza farklı müzik kategorilerinden yeni dinleyici kazandırması açısından yararlı. Fakat bu dinleyiciler cazı anlamaya çok uzak noktalardan başlıyor. İlk tanıştığı müziği aşıp gerçek caza ulaşması zor, kimi zaman imkânsız...  

Günümüzde albüm kaydetmek, internetten yayımlamak çok kolay. Neden bir albüm yapmadınız şimdiye kadar?

- Evde stüdyom var. Ayrıca Fatih Erkoç’un stüdyosunda da kaydedebilirdim. Fakat ben dinleyicinin olmadığı ortamda yapılan kayıtları ölü buluyorum. Konserde kaydedilmeli. Ne yazık ki arşivimde iyi konser kayıtlarım yok...

Büyük orkestralar eşliğinde mi, yoksa küçük gruplarla mı çalmayı seviyorsunuz?

- Küçük grupları tercih ediyorum. En fazla altılı olabilir. Grup daha da büyüyünce iletişim azalıyor. Çok iyi düzenlemeler yazılması gerekiyor.

Hayal üçlünüz?

- Standards Üçlüsü’yle (Keith Jarrett Trio) çalmak isterdim. Çok yüksek düzeyde, yoğun bir iletişim var bu üçlüde...

Caz açısından iki önemli kurumsal girişimin içindeydiniz, fakat her ikisi de hüsranla sona erdi. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü ve TRT Caz Orkestrası Türk cazına ne kazandırdı?

- Türkiye’den kişisel çabalarla iyi cazcılar çıkıyordu. Tıkanıklık yaşanıyordu. 1997’de Bilgi Üniversitesi’nde kurduğumuz caz bölümü bu tıkanıklığı açtı, çok yetenekli gençler yetiştirdi. Bugün bu isimlerle gurur duyuyoruz. 10 yıl daha devam etseydi büyük ve kalıcı bir dönüşüme yol açabilirdi... TRT Caz Orkestrası ise önemli bir girişimdi, iyi bir örnek teşkil etti. Ne yazık ki yeterince aktif olamadı, yurtdışında sesini duyurması için destek sağlanmadı.

Unutamadığım iki akşam

Hrant Lusigyan’dan bu yana Türk cazının gelişimine tanık oldunuz. Bugün uluslararası düzeyde bakıldığında Türk cazının en büyük kazanımı nedir, gelecek adına size ne umut veriyor?

- Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda yetiştirilen çok yetenekli gençler cazda önemli arayışlara girişti. Bu bana umut veriyor, beni sevindiriyor. Cazcı gençlerse sadece virtüöziteyle yetinmiyor, müziklerini tanıtmak için de çaba sarfediyor. Projelerini, kariyerlerini çok iyi planlıyorlar. Bizim kuşağımızdan daha yırtıcılar. Bu da uluslararası platformda şanslarını artırıyor.

Sahnede tekrar yaşamak isteyeceğiniz üç akşam?

- 1975’te İstanbul’daki Şan Sineması’nda Süheyl Denizci, Selçuk Sun, Erol Pekçan’la verdiğimiz konser... Bir de Amerika’ya gittiğimde ünlü caz programcısı Willis Conover’ın evinde benim için parti verdiği akşam... Gitarcı Gene Bertoncini’yle çalmıştım... Bu ikisini hiç unutamam. Bunun dışında Nardis, Living Room gibi kulüplerde sayısız güzel akşam yaşadım. Tanıdık mekânlarda kendimi güvende hissettiğimde, müziğin kalitesi de artıyor, mutlu oluyorum.

70’e ulaşmadan yapmak istediğiniz neler var?

- Tek isteğim yaşamıma bugünkü gibi devam edebilmek. Yeter ki müzik yapabileyim. TRT’de görev yaparken yurtdışında dilediğimce konser veremiyordum. Şimdi Almanya, Polonya’yla başlayıp Avrupa’da daha fazla konser verebileceğim. Dileğim bunun gerçekleşmesi.

(Serhan Yedig / Hürriyet)



İKİNCİ TUTKUSU DENİZ

Neşet Ruacan (64), müzisyen olmak isteyen bir piyade albayının oğlu. Çocukluğu İstanbul’un Moda semtinde geçti. İlk çalgısı mızıkaydı. 10 yaşında klasik gitara başladı. Özel dersler aldı. Adnan Benk, Şadan Çaylıgil gibi Modalı entelektüellerin desteğiyle bilgisini geliştirdi. Klasik gitarı elektro gitar izledi. 1964’te üç arkadaşıyla Vahşi Kediler grubunu kurdu. Pop grubunun üyelerinden biri de gazeteci Arda Uskan’dı. Şerif Yüzbaşıoğlu, Süheyl Denizci’nin dans orkestralarında çalıştı. Ayhan Yünkuş’un etkisiyle caza yöneldi. Barney Kessel, Jimm Hall’un albümlerini analiz ederek kendini geliştirdi. Kardeşi Nilüfer Ruacan’ı da caz şarkıcısı olması için teşvik etti. Türkiye’ye gelen Ertha Kitt, Salena Jones gibi caz şarkıcılarına eşlik etti. Piyanist Emin Fındıkoğlu’ya İsveç ve Norveç’teki caz kulüplerinde çaldı. 1978’de Boston’daki Berklee’ye burslu kabul edildi. Buradaki eğitimi yetersiz bulunca Juillard Akademisi’nde besteci Vincent Persichetti’den ders alma umuduyla New York’a gitti. Okulun özel kurslarına katıldı. Bu arada caz piyanisti Nilüfer Verdi’yle evlendi. 1983’te Türkiye’ye döndü. TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’na katıldı. Türkiye’ye gelen Herbie Hancock, John Ormond, Nathan Davies, Woody Williams gibi müzikçilerle çaldı. Oğlu Nedim Ruacan (33) da caz davulcusu. Müzikten sonra en büyük tutkusu deniz.

Blue Note nedir?

Blue note için bir çok farklı söylemler olmasına rağmen, söylenenlerin arasında ki tek ortak nokta majör ve minör arasında ki ayrımı oluşturmaktan öte komalı bir yaklaşımla "hüznü hissettirmek ve hüznü yaratmak" olarak anlaşılıyor. Bu blue note u duyurmak, doğru yerde ve zamanda olmalı ve enstürmanistin ustalığı, melodik zekasını ortaya koyan durumdur.

Bu konuyla ilgili nette yayımlanmış bazı bilgiler şöyle:
1- Hokus pokus My Gitar:

Afrikadan Amerika'ya getiriliyor köleler. Bu sırada tabi ciddi bir misyoner faaliyet sonrası hristiyanlaştırma çabası var zenci halkı. Bunun için kilise müziğini de öğretiyorlar zencilere. Kilise müzikleri arasında en basit, major ezgili ve 1-5 gibi temel kadansların olduğu parçaları öğretiyorlar ilk başta. bu parçalar majör yapılarından dolayı neşeli eserler, ancak zenci halk ezilmiş, yerinden kopartılmış ve bilmediği bir yere yerleştirilmiş, aşağılanmış... Bu olumsuz şartlarda neşeli bir eseri aynı neşeli hissiyatla söyleyemiyor tabi. Buna Durul Gence şu örneği vermişti. "neşeliyken 'anne!' diye bağırdınız mesela, sesiniz dinç ve gür çıkar, sona doğru tizleşir sanki ancak zor bir anınızda 'anne!' dediğinizde, sönük, sona doğru ise neşeliyken söylediğinizden birkaç koma altta, sanki mırıldanır gibi söylersiniz"

İşte blue note (blue sözcüğü amerikan kültüründe hüzünlü gibi anlamlarda da kullanılır zaten) o majör parçadaki majör hissiyatı veren notaları, zencilerin o mutsuzlukta tam söyleyemeyip, birkaç koma alttan sanki içi acır gibi söylemeleri sonucu oluşmuş. Majör parçada minör hissiyata yönlendirici olan ve genellikle komalı olan her ses blue note olarak adlandırılır. Majör bir parçada, ağlar gibi bir ifade yaratan, o neşeli havayı bozan seslerdir mavi notalar.
Akın Eldes'in pinhani grubunun gözler anlatır adlı parçasının sonlarına doğru, parça la majör olmasına rağmen inatla çaldığı hafif komalı bir fa sesi, son zamanlarda duyduğum en hissiyatlı ve güçlü mavi notalardandır bu arada. Bir dinleyin derim. O neşeli havayı çok güçlü bir şekilde yırtmış.
2- Doğal nota ile bemol arasındaki seslere blue note- türkçeleştirirsek mavi nota- denir.
 (arsmagna, 23.03.2007 22:39)
3- Dünyaca üne sahip jazz mekanının adıdır new yorkta.
 (daisy, 30.03.2007 00:59)
4- Majör ve minör arasında karar verememiş dizilerin çeyrek sesleridir. blue (yani mavi) mecazi olarak hüzün anlamında da kullanıldığından, hüzünlü nota anlamına da gelebilir. neşeli ve çoşkulu bir majör gamında blue note kullanılarak daha hüzünlü bir ezgi ve dolayısıyla blues elde edilebilir.
5- Şimdi ismini hatırlayamadığım bir üstadın teorisine göre beyaz misyonerler siyahlara kilise şarkıları öğretmeye çalışırken; siyahların bu coşkulu majör şarkıları, esaretin verdiği hüzünle, istemeden minöre yaklaşarak söylemeleri sonucu ortaya çıkmıştır.
 (pecos kid, 25.05.2008 04:38)
 6-Plak sirketi.
7- Blue 2 anlamlıdır,biri mavi renk, diğeri ise hüzün! Bundan anlayacağınız gibi "hüzünlü nota"blues da çok rastlanır.
TSM deki koma sistemini anımsayın! Ama batı müziğinde bu sistem olmadığından, gereksinim bu yolla sağlanmıştır. Nasıl olduğuna gelince; major bir tonda; gamın 3. notası kromatik olarak bemole yakın çalınır! Piyano ya da klavyede gamın 2.sesi 3. ses ile çarptırılarak, gitar yada nefesli sazda ise 2. ses "bend" yapılarak sağlanır. Minor tonda ise gamın 5. sesi üzerinde yapılır. (Bülent Aksu)
8- Çınarcıkta bir kafe :) Müzik merkezi...

GIYA KANCHELI En büyük trajedi müzik yazmaktır




Giya Kancheli, son 10 yılda Avrupa ve Amerika’da adından en çok bahsedilen çağdaş bestecilerden biri. Yedi senfonisi, requem ve operalarıyla tanınan Gürcü sanatçının Türkiye’yle ilişkisi 1991’de talihsiz bir olayla başladı, bu şekilde devam etti. İlk gelişinde Düzce’de korkunç bir trafik kazası geçirip bir hafta Taksim İlkyardım Hastanesi’nde yatmış, İstanbul’dan ambulans uçakla ayrılmıştı. 2012 İstanbul Müzik Festivali’nin açılışında genç çellist Benyamin Sönmez’in kemancı Gidon Kremer’le seslendireceği bir eser yazıyordu. Fakat Sönmez 28 yaşında, kalp krizinden hayata veda etti. Kancheli, Sönmez’e ithaf ettiği “Lingering”in dünya prömiyerine katılmak ve Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü almak üzere 2012 Haziranı’nda İstanbul’a geldi.

 1991 yılı Gürcistan için dönüm noktasıydı. Referandumda halk Sovyet yönetimine karşı bağımsızlığı seçmiş, ayrılıkçı lider Zveid Gamsahurda cumhurbaşkanlığına atanmış, eski rejimin temsilcileri başkaldırmıştı. Ülke hızla kaosa sürükleniyordu...
Kancheli 56 yaşında, şöhreti Amerika’ya kadar ulaşmış bir besteciydi. Rustaveli Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliğini yürütüyor, konservatuvarda kompozisyon dersleri veriyordu. Dördüncü senfonisinin dünya prömiyeri 1978’de Philadelphia Orkestrası’nca yapılmıştı. Dünyanın önde gelen kurumlarından beste siparişi alıyordu. Sovyetler’de de takdir görmüştü. 1974’te “Michelangelo’nun Anısına” başlıklı dördüncü senfonisi, 1989’da faşizmin kurbanları anısına yazdığı “Rüzgarın Yası” başlıklı senfonik eseri ödüllendirilmişti. Ve bu kritik süreçte, dünyaya gittikçe kapanan Gürcistan’da sıkışıp kalmıştı.
Berlin'e gidiyordu

O günlerde Alman Akademik Değişim Programı’ndan (DAAD) bir yıllık davet aldı. Bu, Gürcistan’dan çıkıp özgür çalışma ortamına kavuşmasını, gerçek anlamda dünyaya açılmasını sağlayacak bir fırsattı. Önemli eşyalarını otomobiline yükleyip, 26 Mayıs’ta Tiflis’ten Berlin’e gitmek üzere oğlu Sandro’yla yola çıktı. Türkiye sınırını sorunsuz geçtiler. Ertesi gün Düzce’ye vardılar...
Telefonda o günü anlatan Sandro Kanchelli, tüm detayları net bir şekilde hatırlıyor...
“Rustaveli Tiyatrosu, 29 Mayıs-2 Haziran arasında İstanbul Tiyatro Festivali’nde sahneye çıkacaktı. Yolculuğu bilinçli olarak bu tarihe denk getirmiştik. Almanya’da uzun süre kalacağımız için babam otomobille gitmemizi uygun görmüştü. İstanbul’a uğrayıp ekibe eşlik edecek, sonra yolumuza devam edecektik. Hava yağmurluydu. Otomobili babam kullanıyordu. Sert bir virajın ardından karşımıza geçit çıktı. Babam direksiyon hakimiyetini kaybetti. Savrulup takla atarak yoldan çıktık. Gözümüzü Düzce Devlet Hastanesi’nde açtık.”
Giya Kancheli’nin durumu ağırdı. Sandro ise hafif yaralarla kurtulmuştu. Bestecinin tedavisi için gereken uzman, ekipman yoktu hastanede.
“Festivali düzenleyen İKSV yetkilileri hemen devreye girdi. Babam Taksim Devlet Hastanesi’ne nakledildi. Bacağı kırılmıştı, kritik birkaç noktada sorun vardı. Bir hafta hastanede yattıktan sonra Berlin’e nakledildi. İKSV’nin girişimi olmasaydı Düzce’de kaderimizle başbaşa kalacaktık. Bu açıdan şükran borçluyuz. İlk İstanbul ziyaretinden babamın aklında kalan tek ayrıntı ambulanstan gördüğü gökyüzü ve hastane penceresi izlenimleri...”
ECM’le şansı açıldı

Berlin, Kancheli için gerçekten dönüm noktası oldu. Ailesiyle Almanya’ya yerleşti. Cazdan klasiğe çağdaş müzik alanında uzmanlaşan prestijli Alman plak firması ECM’le anlaşma yaptı. Eserleri Gidon Kremer, MistislavRostropoviç, Kim Kashkasian, Kronos Quartet gibi ünlü yorumculardan dünyaya ulaştı. Birbiri ardına yayımlanan sekiz albümden sonra Kancheli’nin ismi Arvo Part, Krzysztof Penderecki, John Tavener, Henryk Gorecki, Alfred Schnittke gibi bestecilerle anılmaya başladı.
Kancheli’ye göre bestecilik her şeyden önce “tanrı vergisi” bir yetenek. Eserlerindeki alametifarikası dini temalar, hüzün, ağır tempolar, kimi zaman aniden kesilen uzun cümleler, müziği tamamlayan sessizlikler. Buna karşın “müzik öncelikle dinleyiciyi şaşırtmalı, hayrete düşürmelidir” diyor. Senfoni yazmayı yıllar önce bıraksa da senfonik eser bestelemeyi sürdürüyor. 1995’ten bu yana Belçika’nın Antwerp kentinde yaşıyor. Sadece Rusça ve Gürcüce bildiği için oğlu ve kızının tercümanlığıyla dünyayla bağlantı kuruyor. Bu nedenle basına nadiren röportaj veriyor, bunlarda da çoğu zaman karamizah ön plana çıkıyor. 15 yıldır Flaman Kraliyet Filarmoni Orkestrası’nın kadrolu bestecisi. Hayatını bir mucizeler zinciri olarak değerlendirse de, bugün geldiği noktanın sevincini yaşamak yerine insan olmanın acısıyla yetiniyor... “Beste yaparken eğlenenlere çok imreniyorum, benim için müzik yazmak en büyük trajedi” diyor...
10 Ağustos’ta 77’inci yaşını karşılamaya hazırlanan Kancheli bir doktorun oğlu. Babası İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde cepheye gittiğinde o altı yaşındaymış. Döndüğünde ise 12. Bu sürede annesi, çocuklarıyla büyük bir yoksulluk yaşamış. Bestecinin yegane çocukluk anısı yuvada kız ve erkeklerin ortak kullandığı tuvaletler, binanın eski tahta merdivenleri. Birkaç yıl önce yazdığı “Değerler Sistemi” adlı uzun makalesinde, 17 yaşına kadar yurtsever, ateist olarak yetiştirildiğini, Stalin’in ölümüyle birlikte yaşanan değişim sürecinde kişisel değerler sistemi açısından “tektatonik kayma” ve “iç patlamalar” yaşadığını anlatıyor.
Caz sever jeolog

Müzikle tanışmasını komşunun sanatsever hanımına borçlu. “Bütün gün mahallede futbol oynayan çocukları bir gün etrafına topladı. Ailemize, bizi operaya götüreceğini söyledi. Bunun karşılığında tek koşulu ailemizin bizlere Puşkin’in romanını okutmaları, konusunu ona anlatmamızı sağlamalarıydı. Eugene Onegin operasını izledik hep birlikte. Dönüş yolunda bu hanım troleybüsün altında kaldı. Hep birlikte hastaneye koştuk. Bu travmayla uzun yıllar operaya gitmedim.”
Evdeki radyoda çalan Beethoven, Bach, Mozart’a çocukluğunda itibar etmedi. Bunun yerine Amerikan savaş haberleri filmlerindeki müziğe aşık oldu. Önce Glenn Miller Orkestrası’na, ardından Duke Ellington, Ella Fitzgerald, Stan Kenton, Erroll Gardner ve Oscar Peterson’a... Okulda Bach, Rahmaninov çalmaya çalışırken bile aklında cazcılar vardı.
Konservatuvar sınavlarında başarılı olamayınca kendisini Tiflis Üniversitesi Jeoloji Fakültesi’nde buldu. Fakat konservatuvara girip, klasik müzik eğitiminden sonra cazcı olmaya kararlıydı. Özel armoni, müzik kuramı dersleri aldı. Sınavları kazandı. Büyük çabayla girdiği Tiflis Konservatuvarı onun için kısa sürede hayal kırıklığına dönüşecekti. Öğretmenlerinden çoğu St Petersburg Konservatuvarı’nda Richard Strauss, Debussy, Stravinsky, Mahler, Berg, Schönberg’in müziğiyle tanışmıştı. Fakat Stalin döneminin baskısıyla, bunları öğrencilerine aktarmaktan çekiniyorlardı.
Stalin’in ölümünden sonra çağdaş müzikle tanışması bu nedenle sarsıcı bir etki yarattı Kancheli’nin üstünde. 1959’da Moskova’ya gelen New York Filarmoni’nin yorumuyla Stravinski, Ravel, Şostakoviç ve Ives’la tanışması ikinci büyük depremdi. Bach’ın “Büyük Ayin Müziği”ni ilk kez keşfettiğinde 25 yaşındaydı. Ardından Fransız Altılıları, Bartok, Hindemith geldi.
Kancheli’nin 1961’de Orkestra Konçertosu’yla başlayan büyük senfonik eserler yazma süreci 1999’a kadar sürdü. Daha sonra oda müziği eserlerine yöneldi. Gürcistan’da Tiflis Rustaveli Tiyatrosu’nun sanat danışmanlığıyla hayatını kazanıyordu. Yurt dışına yerleştiğinde, eserlerinin telifiyle yaşayacak hale geldi.        
Benyamin Sönmez'i mektuplarıyla tanıdı

Kancheli’yle yolu kesişen yegane Türk müzikçi Benyamin Sönmez ’di. Genç çellist ona çok sayıda mektup yazmış, dostları kanalıyla haber göndermiş, çello için eser bestelemesini istemişti. İki müzikçi ne yazık ki hiç yüz yüze gelemedi.
Sönmez, geçen sonbaharda Anne Sophie Mutter’le Avrupa’da konser vermeye başladığında Kancheli onun Gidon Kremer’le birlikte seslendireceği ikili konçerto formunda bir eser yazıyordu. Eseri İstanbul Müzik Festivali sipariş vermişti. 2012 teması “Umut ve Kahramanlar” bu esere de yansıyacaktı. Fakat Sönmez, kariyerinin en kritik dönemecinde askerlik sorununu çözememenin getirdiği stresle 1 Aralık’ta kalp krizi geçirip öldü... Kancheli de Sönmez’e ithaf edeceği bir senfonik eser yazmaya başladı.
Kancheli son eserini yaklaşık 2 yıl önce yazmıştı. Oda orkestrası eşlikli keman ve viyola için yazdığı esere “Chiero-Scro” yani ışık ve gölge adını koymuştu. İstanbul’a ise 1,5 yılda tamamladığı daha geniş kapsamlı yeni senfonik eseriyle geliyor. 25 dakikalık esere “Lingering” adını vermiş Kancheli. “Babamın verdiği bilgiler, seçtiği anahtar sözcükler doğrultusunda eseri İngilizce isimlendirdik” diyor oğlu Sandro. Duraksama süresi, uzamak, geçmeyen, kalıcı, yavaş, ayrılmayan gibi pek çok karşılığı var bu sözcüğün Türkçede. Giya Kancheli’nin eserle ilgili bilgi talebimize gönderdiği üç cümlelik nota bakılırsa, en doğru çeviri “Ayak Direyen Umut” olabilir...
“Yarım yüzyıl öncesinde lingering deyimi aklımdan bile geçmezdi. Fakat benim yaşıma gelenlerin düşünceleri, hayatları ve daha iyi bir yaşam geleceği çevresinde dönüp duruyor. İnsanlığın yüz yüze kaldığı tüm küresel sorunlara karşın, içimde mutlu bir geleceğe dair ayak direyen umudun meşalesi yanıyor...”
(Serhan Yedig / 10 Haziran 2012 / Hürriyet)

ETNİSİTE DEĞİL BİREYSEL KİMLİK ÖNEMLİ
Sanatta kişiselliğin ulusal karakteristikler den daha önemli olduğuna inandım hep. Gençlik yıllarımdaki eserlerimde Gürcü temaları üzerinde durmadım. Eleştirmenler bunu eksiklik olarak değerlendirirdi. Bu tür yaklaşımlar sanırım en çok Gürcistan’da görülüyor. Bence uluslar yaşlandıkça, sınırları küçüldükçe, kültürü tek boyutlu hale dönüştükçe, şovenlerin “saflık” konusundaki yırtıcılığı, saldırganlığı artıyor. Ben bu tür kişileri, hayatında bir kez bile dürbünle çevreye bakmamakta direnen sınır muhafızlarına benzetiyorum. Bugün bazı Batılı eleştirmenler eserlerimde Gürcü izleri bulduklarını söylüyor. Sanırım dürbünleri çok gelişmiş olmalı...

ENSTRÜMANA DEĞİL, MÜZİKÇİYE YAZARIM
Tahta üflemelilerin dramatik anlatımına duyduğum sevgi iyi bilinir. Buna karşın tüm tahta üflemelilere aynı duyguyla yaklaştığım söylenemez. Örneğin yüksek sesli bir klarnet solosunu benim eserlerimde hiç duyamazsınız. Bestelerimde ki enstrüman seçimini, sevdiğim enstrümanlar yerine yeteneğine, müzikal kişiliğine saygı duyduğum yorumcular belirler. Örneğin Liturgy ve Styx’i Yuri Bashmett için, Lament’i Gidon Kremer, Simi’yi Mistislav Rostropoviç için bestelemiştim.

CHOPIN VE SCHUBERT’İN
DERİNLİĞİNİ YENİ KEŞFETTİM
Müzikte herhangi bir akımın izleyicisi ya da yıkıcısı olmayı hedeflemedim. Kuşkusuz her besteci yolun başında eski ya da çağdaş müzikal geleneklerle yüz yüze gelir. Ben Bach öncesi ve çağdaş müziği sevdim. Buna karşın her ikisine de mesafeli durdum. Uzun yıllar, neo romantik eserlerle arama mesafe koydum. Fakat yaşlandıkça insanın görüşleri değişiyor. Son yıllarda Romantik Çağın ilk temsilcilerine saygı duymaya başladım. Örneğin Chopin’in müziğindeki güzelliği, derinliği daha önce hiç fark etmemiştim. Schubert için de aynı şeyi söyleyebilirim. Günümüz teknoloji dünyası. Her şey çok hızlı gelişiyor. Ben ise ruhen faytonların, ilk otomobillerin dünyasına bağlıyım. Çoğunlukla geçen yüzyılın nostaljisini yaşıyorum. Çalışma araçlarım hiç değişmedi: Cetvel, kurşun kalem, silgi, cetvel. Önceliklerim de değişmedi. Mahler, Webern, Stravinsky, Şostakoviç, Viyana klasikleri ve Bach benim için Hala çok önemli.

HEP AYNI ESERİ YAZIYORUM
Besteye başlarken gayet saydam, kabataslak fikirler vardır zihnimde. Yazma sürecinde eser değişip yeni bir şekil kazanabilir. Hatta bazen çok farklı şekilde sonuçlanabilir. Dini olmayan eserlerimin bile dini özellikler taşıdıklarını söylüyorlar.
Haksız sayılmazlar. Çünkü hep aynı eserin üzerinde çalışıyorum. Çok belirgin olmasa da din dışı eserlerimde de dini motifler görülebilir. Tıpkı dini eserlerimde olduğu gibi... Okulda hızlı eserleri çalmayı sevmezdim. Teknik açıdan zor eserlerden hoşlanmazdım. Hep düşük tempolu müziği tercih ettim.  
     
HANGİSİ DAHA ÜZÜCÜ
Bana en çok yöneltilen sorulardan biri “mutlu musunuz?” Buna çoğunlukla olumlu cevap veriyorum. Hemen ardından şu geliyor: “Peki, neden çok hüzünlü, trajik eserler yazıyorsunuz?” Artık bu soruları hep aynı espriyle yanıtlıyorum: “Sizce mutsuz olsam, hep mutlu, neşeli ve tasasız eserler bestelesem daha iyi mi olurdu?”

SANAT HAYATI DEĞİŞTİREMEZ
Dostoyevski sanatın güzellikleri, dünyayı koruyacağını söylemiş. Ben bu fikre katılmıyorum. Ne yazık ki sanat kendi yolunu çizer, kendi yolunda gelişir, hayat buna paralel ilerler. Şimdi görüyoruz ki insanoğlu en vahim tarihi olaylardan, en trajik tarihi vakalardan hiç ders almıyor. Büyük trajediler kısa aralıklarla tekrarlanıyor. En güzel, en başarılı sanat bile dünyayı değiştiremez. Ne şiir ne müzik hayatın akışını değiştirebilir. Sanat geniş kitlelerin hayata bakışını değiştiremez.

SESİZLİK DE MÜZİKTİR
Müzikten sonra gelen sessizlik de müziktir bence. Bu sessizlik sonrasında gelen müziği doğurur.

MÜZİKLE TEDAVİ





Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi hastalarını müzik ile tedavi ediyor!























müzikli hayatlar.............

ALİ EKBER ÇİÇEK

Erzincan’ın Ulular Köyü’nde 1935’te doğan Ali Ekber Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitirdi. Çok küçük yaşlarda rençberlik yapmaya başlayan Çiçek, bu arada bağlama çalmayı öğrendi. İlkokuldan sonra öğrenimini sürdüremeyen Çiçek, 1961 yılında İstanbul Radyosu’na ses ve bağlama sanatçısı olarak girdi. Sanat yaşamı boyunca 400’den fazla türküyü derleyip Türk Halk Müziği’ne kazandıran Çiçek, halk müziğini geniş kitlelere ulaştırarak unutulmazlar arasına girdi.



HAKKINDA YAZILANLAR

Haydar Haydar babasız kaldı
Hürriyet 27 Nisan 2006

Türk Halk Müziği’nin yaşayan en önemli isimlerinden Ali Ekber Çiçek, 71 yaşında İstanbul’da vefat etti. Sanatçının cenazesi, bugün Balıkesir’in Edremit İlçesi’nde toprağa verilecek. 

BUGÜN dillerden düşmeyen, pek çok sanatçının repertuvarına almak istediği "Haydar Haydar", "Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim", "Derdim Çoktur Hangisine Yanayım" gibi birçok türkü, Ali Ekber çiçek sayesinde halk müziğinin klasikleri arasına girdi. Yine klasikler arasındaki "El Vurup Yaremi İncitme Tabip" ve "Yolumuz Gurbete Düştü" gibi birçok türküyü de Ali Ekber Çiçek derledi.

Hayatı 2003 yılında "Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın" adlı belgesele konu olan Ali Ekber Çiçek, "Türküyle siyaset yapılmaz" diyerek, müziği siyaset aracı haline getirenleri eleştirdi. Sanatçı "Ben hiçbir zaman dini de, siyaseti de müziğime alet etmedim. Hiçbir insanı ayırmadım. Bize böyle öğretildi, biz böyle bildik" görüşündeydi.

Çiçek, Türk Halk Müziği’nin bugününü değerlendirirken geçmişte üretilen eserlere saygı gösterilmediğinden yakınırdı. Çiçek, bir röportajında "Türk Halk Müziği tekrar popüler oldu, ancak ben bu gelişmeyi hazırcılığa bağlıyorum. Şimdi şöhret olmuş kişiler benim 40-50 yıl önce yazdığım parçalardaki ezgilerin üzerine güfte yapıp söylüyorlar. Bir de bu okuduğum parçalarda leyleği kuşa çevirerek okuyorlar" demişti.

Çiçek tarafından derlenen türküler

Bir Güzeli Methedeyim

Çoktan Beri Yollarını Gözlerim

El Vurup Yaremi İncitme Tabib

Gönül Gel Varalım Gülşen bağına

Şepke’nin Kavakları

Yolumuz Gurbete Düştü

Çiçek’ten derlenen türküler

Ondört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte(Haydar Haydar)

Böyle İkrarınan Böyle Yolunan

Bunca Olan Emeğimi

Derdim Çoktur Hangisine Yanayım

Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin

Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma

Gurbet Elde Yadellerin Derdini

Gül Yüzlü Sevdiğim

Hazin Hazin Esen Seher Yelleri

İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum

Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare



Alıntı biyografi.net

Eurovision seçiminde şaşkınlık !

TRT Eurovision için öyle bir isim seçti ki herkesi şaşırttı

Medyatava'nın haberine göre, TRT uzun tartışmaların ardından bu yıl Bakü’de düzenlenecek Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye'yi Can Bonomo'nun temsil etmesine karar verdi. Bonomo Eurovision'a özel bir şarkı besteleyecek.

Daha önce Eurovision için Kıraç, Atiye, Sıla ve Hande Yener'in adı geçmişti. TRT yönetimi ters köşe yaparak, Eurovision için son dönemde özellikle klipleriyle adından söz ettiren Can Bonomo'yu seçti.



CAN BONOMO KİM?

İzmirli Can Bonomo, müziğe 8 yaşında gitar çalarak başladı. Ortaokul ve lise boyunca sürdürdüğü müzik çalışmalarına İstanbul’da devam etti. 17 yaşında İstanbul semalarına açılmaya karar veren Bonomo, müzik dünyasına ses prodüksiyonculuğu yaparak atıldı. Bilgi Üniversitesi’nde Sinema-Televizyon Bölümü’nde okudu. Üniversite yıllarında Radyo Klas, Number One FM ve Radio N101’de radyoculuk yaptı. Daha sonra, televizyona geçerek Number One TV ve MTV’de televizyon programları hazırladı. Televizyonculuk kariyeri süresince çeşitli reklamlarda rol aldı.

Müzisyenlik kariyeri, Irwin Welsh’in Porno adlı kitabının ilk yaprağına sardığı demosunu Can Saban’a gönderdiğinde yeni bir boyut kazandı.??Lise ve üniversite yıllarında amatör müzik gruplarıyla İzmir ve İstanbul'da birçok konser veren Bonomo, sonunda "Hazırım" diyerek ilk albümü için kolları sıvadı. Yaklaşık iki yıllık hummalı bir hazırlıktan sonra da Ocak 2011’de Can Saban'ın yapımcılığı ile ilk albümü “Meczup”u yayınladı.

ALDIĞI ÖDÜLLER

- 8. Radyo Boğaziçi Müzik Ödülleri 2011 'En İyi ÇıkışYapan Sanatçı'

- 38. Altın Kelebek Televizyon Ödülleri 2011 'En İyi ÇıkışYapan Solist'
posted from Bloggeroid

Müzik Haberleri - Halil Sezai "Seni Beklerken" Albüm


Halil Sezai, 12 şarkıdan oluşan ilk albümü ile müzikseverlerle buluşuyor. Albümde yer alan eserlerin söz ve besteleri çoğunlukla Halil Sezai imzasını taşıyor. Halil Sezai, "Seni Beklerken" isimli albümünde ortak çalışmalara da yer verdi. "Bir Rüzgar Esti" isimli şarkının bestesinde Göksun Çavdar, "Paramparça" adlı eserde de besteci olarak Saki Çimen adını görüyoruz. Sanatçı "Seni Çektim İçime" şarkısını ise Tuğçe Soysop ile birlikte seslendirdi. Projenin müzik direktörlüğünü ve düzenlemelerini Göksun Çavdar, mix ve mastering çalışmalarını Tarık CERAN gerçekleştirdi. Kapak fotografını Mehmet Turgut, albümün ilk klibini de "OLSUN" isimli şarkıya Emir Khalilzadeh çekti. Yapımcılığını Ahmet Çelenk'in yaptığı "Seni Beklerken" 21 Kasım Pazartesi günü satışa sunulacak.


Sonbahar
Söz &Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Yanıma Gel
Söz&Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Sevda Tanrıçası
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Olsun
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Fırtına
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Üşürken
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Bir Rüzgar Esti
Söz: Halil Sezai Paracıkoğlu Müzik: Göksun Çavdar

Seni Çektim İçime
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Es’me
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Ağlamışız
Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Paramparça
Söz: Halil Sezai Paracıkoğlu Müzik: Saki Çimen

İsyan Söz & Müzik: Halil Sezai Paracıkoğlu

Müzik Haberleri - Sıla Rekora koşuyor!



SILA 2011 in kraliçesi !
Türk pop müziğinin son dönem tartışmasız en iyi isimlerinden biri olan Sıla, geçen sene Kasım ayında çıkardığı 3. albümü "Konuşmadığımız Şeyler Var"ın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen hala satış listelerinin üst sıralarından inmiyor. Sıla, ilk önce "Acısa da Öldürmez" diyerek çıkardığı albümünün ikinci video klibini "Oluruna Bırak" şarkısına çekerek herkesi hüzne boğdu ve ardından "Kafa" şarkısı ve klibi ile yaza damgasını vurup haftalarca radyo ve televizyonlarda en çok çalan şarkı olmayı başardı. En son "Boş Yere" şarkısına kendisi bir klip çekerek toplamda 4 klip ile taçlandırdığı 3. albümü "Konuşmadığımzı Şeyler Var" raflardaki yerini aldığından bu yana D&R'ın resmi satış listesinin üst sıralarından inmeyerek bir rekora imza atıyor.
Türk pop müziğinin son dönem tartışmasız en iyi isimlerinden biri olan Sıla, geçen sene Kasım ayında çıkardığı 3. albümü "Konuşmadığımız Şeyler Var"ın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen hala satış listelerinin üst sıralarından inmiyor.

Sıla, ilk önce "Acısa da Öldürmez" diyerek çıkardığı albümünün ikinci video klibini "Oluruna Bırak" şarkısına çekerek herkesi hüzne boğdu ve ardından "Kafa" şarkısı ve klibi ile yaza damgasını vurup haftalarca radyo ve televizyonlarda en çok çalan şarkı olmayı başardı. En son "Boş Yere" şarkısına kendisi bir klip çekerek toplamda 4 klip ile taçlandırdığı 3. albümü "Konuşmadığımzı Şeyler Var" raflardaki yerini aldığından bu yana D&R'ın resmi satış listesinin üst sıralarından inmeyerek bir rekora imza atıyor.

Kaynak: sózmüzik.com
posted from Bloggeroid
Related Posts with Thumbnails