Haftada 1 saatle Müzik Diploması?


Sevdiğiniz bir enstrümanı öğrenirken aynı zamanda tüm dünyada geçerli olan bir "Müzik eğitimcisi" diploması almak istemez misiniz ? Hem de haftada sadece 1 saatinizi ayırarak...  
Ayrıntılı bilgi için..(0232)375 44 42



LONDON COLLEGE OF MUSİC, yüzyılı aşkın bir süredir İngiltere’de ve aralarında ABD ve Kanada’nında bulunduğu birçok ülkede Müzik,Tiyatro ve İletişim dallarında sınavlar düzenlemektedir. İzmir sınavları ise mayıs ayının son haftasında, okulumuzda yapılmaktadır.

Diğer sınav sistemlerinden farkı, bir üniversite bünyesinde yürütülen tek sınav sistemi olmasıdır. Ayrıca bazı branşlarda geçilmesi zorunlu olan TEORİ 5, son yıla kadar verilebilmektedir.

London College of Music sınavlarına, her türlü müzik okulu ve konservatuar öğrencileri ile özel öğretmenlerden ders alan herkes katılabilir.

London Collage of Music’ in Müzik Lisesi ( High School ) 8 aşamadır.

Lise düzeyinde öğrenci, seviyesine göre istediği dereceden başlayabilir. Öğrencinin gireceği seviyeyi öğretmen belirler. 8. seviyeyi bitiren öğrenci tüm dünyada müzik lisesi mezunu sayılır.

Üniversite düzeyinde Ön Lisans – Lisans - Yüksek Lisans diploma sınavları vardır.
GRADE
• Pre preparatory, Step 1, Step 2 ( Ön Hazırlık )
• Grade 1, Grade 2, Grade 3 ( Alt Düzey )
• Grade 4, Grade 5 ( Orta Düzey )
• Grade 6, Grade 7, Grade 8 ( Üst Düzey )
Bazı sınav bölümlerinin seviyelerini geçmek için 5. teori sınavını vermek gerekir.
( 5.teori sınavı 8.grade derecesinden mezun olmak için zorunludur.)
SINAV BÖLÜMLERİ
• PİYANO
• KLASİK GİTAR
• BAS GİTAR / ELEKTRO GİTA
• YAYLI ÇALGILAR / KEMAN – VİYOLA – VİYOLONSEL
• TAHTA ÜFLEMELİ ÇALGILAR / FLÜT – OBUA – KLARİNET – SAKSAFON
• BAKIR ÜFLEMELİ ÇALGILAR / TROMPET- TROMBON – TUBA
• VURMALI SAZLAR / BATERİ
• ŞAN
• ARP
• MÜZİK TEORİSİ
• KOMPOZİSYON
DİPLOMA
• ALCM - Associate / Önlisans
• LLCM - Licentiate / Lisans
• FLCM - Fellowship / Yüksek Lisans
Bu seviyeler için Performans, Bestecilik ve Öğretmenlik sınav seçenekleri vardır.

ROCK-A 2013 KALİTELİ FESTİVAL BUDUR ...




Rock-A Festivali, ırkçılık, milliyetçilik, faşizm, cinsiyetçilik, homofobi, transfobi, türcülük karşıtı ve anti-hiyerarşik, anti-otoriter, ekolojist bir festivaldir.

Rock-A, bizim yaratmadığımız ama bize dayatılan bu özgürlük ve eşitlikten yoksun dünyaya karşı alternatifler arayan insanların buluştuğu ve her aşaması gönüllülük ilkesiyle organize edilen bir festivaldir.


Dayanışmanın Festivali

Rock-A, birçok yerinde iktidar ve para savaşlarının devam ettiği, doğanın bir hammadde deposu gibi kullanılarak tüketildiği, bir yandan tüketimin pompalandığı bir yandan da enerji ihtiyacı yalanlarıyla nükleer santrallerin dikildiği ve gelir dağılımındaki uçurumun, milyonlarca insanı göçe zorladığı bir dünyada yaşadığımızın gayet farkında olan bir festivaldir. İşte bu yüzden Rock-A, tüm bunlara karşı çıkan ve özgür-eşit bir dünya hayalini paylaşan herkes için coşkulu bir beraberlik ve dayanışma adımlarını atabileceğimiz bir özgürlük alanıdır.


Alternatif Yaşamın Demo’su

Tüm bunlarla birlikte, elbette ki, yalnızca karşı çıkma ile ilgili değiliz. Çünkü hayata dokunamayan, paylaşılamayan ve amacı sadece ‘karşı çıkmak’ olarak kalan bir beraberlik iyi niyetli bir temenniden öte bir şey değildir.

Bu nedenle Rock-A yalnızca bir festival olmanın ötesinde, mücadeleye, eğlenmeye, dayanışmaya ve hayata dair her türlü bilgimizi, deneyimlerimizi, duygularımızı, inancımızı paylaşabileceğimiz ve hayalini kurduğumuz hayatı örnekleyebileceğimiz bir paylaşım alanıdır.

Tabi ki, böyle bir festival ancak gönüllü olanların emeğiyle var olabilir. Bu nedenle bütün Rock-A gönüllüleri festivalin düzenleyicisidir.

Öte yandan, gerek festival öncesi gerekse festival sırasında faaliyet yürüten gönüllü birimleri, beraber alınan kararlarla oluşturulan anti-hiyerarşik birimlerdir. Zaten aksi durumda Rock-A ‘Alternatif yaşamın demo’su’ olamazdı.

Rock-A 7 Yaşında!

Her yıl yeniden, çadırlarımızı, uyku tulumlarımızı ve bütün iyi dileklerimizi yanımıza alıp Rock-A’da; paylaşmanın, dayanışmanın, eğlenmenin ve ayrıca yeni bir dünyayı düşleyebilmenin festivalinde buluşmak dileğiyle! Çünkü Rock-A Gönüllüleri olarak biz yalnızca bir festival düzenlemiyoruz; yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz. Ve şimdi, şu anda bu dünya büyümekte!
http://rock-a.org/


Rock-A Festivali / 26 – 27 – 28 Temmuz / 2013 – İzmir

Rock-A Gönüllüleri olarak 7. kez festival hazırlıklarına başlıyoruz. Festival öncesi ve esnasında faaliyet yürütecek çalışma gruplarında yer almak isteyen herkesin hazırlık toplantılarına katılımını bekleriz.

Müzisyen katılım formu Mayıs 2013′de burada…

Not: Festival alanı hakkındaki bilgilere önümüzdeki günlerde siteden ulaşabilirsiniz.


Zekayı Dehaya Dönüştüren 7 Yöntem



 Dr. J. Steven Poceta zekayı parlatacak, onu son hız koşturacak 7 pratik yöntemden bahsediyor. İşte zekayı dehaya dönüştüren 7 yöntem!

1. Perifer Vizyonu Geliştirin: Gözlerinizi hareket ettirmeden çevredeki nesneleri görebilmeye

2. Uykunuzu İyi Alın: Gece uykunuzu iyi alın. Uyuma güçlüğü çekiyorsanız yatak odanızın sessiz ve karanlık olmasına özen gösterin. İyi uyumak için rahatlama tekniklerini öğrenin, geç vakitte kafein almayın. Bilimsel araştırmalara göre uyku sırasında öğrenme ve hafızaya alma faaliyeti hızlanır. Çalışmalarda, yeterli süre uyuyamayan kişilerin gün içinde yeni bilgileri öğrenmede zorluk çektiği gözlenmiştir. Ayrıca, yeni bir şeyler öğrendikten sonra alınan uyku da bilgilerin uzun süreli hafızaya aktarılmasını hızlandırıyormuş.

3. Egzersiz Yapın: Bisiklet kullanın, yüzün, yürüyüş yapın... Böyle fiziksel aktiviteler beyin sağlığı için önemlidir. Fırsat buldukça bedeninizi eğitecek faaliyetlerde bulunun. Sebep: Son araştırmalara göre egzersizin, beyinde hafıza ve bilgi depolamadan sorumlu merkez olan hipokampüs üzerinde pozitif etkileri var. Ayrıca, düzenli egzersizin de Alzheimer başlangıcını geciktirdiği belirtiliyor.
4. Arnavut Kaldırımında Yürüyüş Yapın: Hâlâ kaldıysa, Arnavut kaldırımında yürüyüş yapın. Olmazsa benzer taşlı ve engebeli yollarda yürüyün. Düz olmayan engebeli yüzeylerde yürümek, iç kulakta bulunan ve dengeden sorumlu vestibül sistemi geliştiriyor.
5. Plastik Topla Egzersiz Yapın: Topu havaya atıp yakalayın. Eğer bunda iyiyseniz, ufak oyunlar da yapabilirsiniz. Duyulara hitap eden bu tür aktiviteler beynin görsel, dokunsal, elgöz koordinasyonu merkezlerini güçlendirir.
6. Bir Müzik Aleti Çalın: El göz koordinasyonunu geliştirmek için bir müzik aleti çalın. Müzik aleti çalmak; duymak-dinlemek, hassas el hareketlerinin kontrolü ve yazılı notaları (görsel) müziğe (hareket ve ses) çevirmek gibi farklı beyin fonksiyonları arasında bağlantı kurulmasına yardımcı olur.
7. Diğer Elinizi Kullanın: Eğer sağ elinizi kullanıyorsanız sol elinizi, sol elinizi kullanıyorsanız sağ elinizi kullanmak üzere aktiviteler yapın. Mesela dişinizi diğer elinizle fırçalayın, bu konuda oldukça iyi olana kadar devam edin. Daha sonra diğer elinizle yeme egzersizi yapabilirsiniz. Bu alıştırma daha önce yaptığınız bir aktiviteyi, yeni ve daha çok çaba isteyen bir öğrenme konteksinde başarmanızı sağlayacaktır. Bu, diğer beyin tabunuzun daha da aktifleşmesini sağlar. Siz yeni maharetler edinince milyonlarca nöron arasında yeni bağlar kurulur.
Hazırlayan: Özlem Kocukeli Genç Bilişim Dergisi'nin Mayıs-Haziran 2011 69'ncu sayısından alıntılanmıştır.

Müziğe kelepçe; Fazıl Say’a 10 ay hapis cezası




Piyanist ve besteci Fazıl Say, ”halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağıladığı” iddiasıyla yargılandığı davada 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.  İstanbul 19′uncu Sulh Ceza Mahkemesi, 5 yıllık denetimli serbestlik şartıyla cezayı erteledi. Say, karar sonrası yaptığı açıklamada, “Mahkeme sonucu çıkan karar için yurdum adına çok üzgünüm. İfade özgürlüğü açısından hayal kırıklığına uğradım. Hiçbir suçum olmamasına rağmen ceza almış bulunmam şahsımdan çok, Türkiye’deki ifade ve inanç özgürlüğü adına kaygı vericidir” diye konuştu.
Ömer Hayyam’a ait olduğunu söylediği bazı dizeleri Twitter’da paylaşması nedeniyle, 3 kişinin şikayetçi olduğu Say hakkında 1.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.
Say söz konusu tweetlerinin bazılarında şunları yazmıştı:
“Muezzin 22 saniyede okudu akşam ezanını yahu. Prestissimmo con fuco!!! Ne acelen var? Sevgili? Rakı masası?” Ben ateistim  diğer yarısını bilmem  ) Ateistim ve bunu bu kadar rahat söyleyebildiğim için gururluyum.”
Geçtiğimiz Kasım ayında katıldığı bir programda Fazıl Say, kendisine dava açanların 3-5 it kopuk olduğunu belirtmişti. Say’ın yargılanmasını eleştiren Dünya Yazarlar Birliği Türkiye Merkezi’ne de (PEN) ifade özgürlüğüne kısıtlama getiren TCK’nın 301′inci maddesinden soruşturma açılmıştı.

Klasik gitar uyarlamalarım - Süleyman EKER

2010 Yılından bu yana öğrencilerim için hazırlamış olduğum Klasik gitar uyarlamalarımı

 beğenilerinize sundum. İlgili kişiler, notalarına ulaşmak isterseniz mesaj atmanız yada 

yorumlarda dile getirmeniz yeterlidir. İlginiz için şimdiden teşekkürler...


Neşet RUACAN saygıyla...


Saygıyla anıyorum Neşet RUACAN hocanın Hürriyet gazetesinde yayımlanmış bir söyleşisini zevkle paylaşıyorum…
Alıntı: Müzik söyleşileri.

NEŞET RUACAN / Caz ölüyle sohbet değildir
Türk cazının gitarlı bilgesi Neşet Ruacan, sahnede 48 yılı geride bıraktı. Bu sürede Norveç’ten ABD’ye pek çok ülke gezdi, ünlü isimlerle çaldı, övgüler aldı, öğrenciler yetiştirdi. Fakat henüz bir albümü yayımlanmadı. Konserleri, gönüllü öğretmenliği ve caz misyonerliğini sürdürüyor. “Şans meleği hep omzumdaydı, fakat mahcubiyetimin kurbanı oldu” diyor.

İlk kez ne zaman “İyi ki Türkiye’de doğmuşum, cazı seçmişim” dediğinizi hatırlıyor musunuz?

- İnsan ilişkilerinde incelik ve derinlik benim için önemli kavramlar. İletişimde mecaza, nükteye, çağrışıma, çok katmanlı anlamlandırmaya önem veren bir kültürde doğmak şans. Bunu 40’lı yaşlarımda fark ettim. Klasik Türk Müziği’nin eski eserlerinde de görürsünüz bu derinliği. Fakat günümüzde yerini popüler kültürün sığlığına bırakıyor. Espriler bile sığlaştı. Gençlik yıllarımda ünlü bir avukat olan amcam Asım Ruacan yılda birkaç kez Ankara’dan İstanbul’a gelir, birkaç gün bizde kalırdı. Yaptığı esprileri, kardeşim Nükhet’le, o gittikten birkaç gün sonra çözebilirdik... Cazın arzu ettiğim iletişim biçimi olduğunu da genç yaşlarda fark ettim. 25-26 yaşında, iyi geçen konserlerden sonra akşam eve sevincimden uçarak giderdim... Cazın Amerika’daki altın çağına da yakından tanık olmak isterdim tabii... Bunun için 1920’de Chicago ya da New York’ta doğmam, 1950’lerde 20 yaşında bu şehirlerin caz kulüplerinde bulunmam gerekirdi...
Gitarım elime geldi
İlk iyi caz gitarına ne zaman sahip oldunuz?
- Bu açıdan çok şanslıydım. 1967’de, kız arkadaşımla İngiltere’ye gittik. 19 yaşındaydım. Hayalim Gibson marka gitar almaktı. Londra’da Charing Cross Road’daki Selmer’ın vitrininde Barney Kessel model Gibson’ı gördüm, büyülendim. Buna param yetmiyordu. Akşamları gidip vitrinde seyrediyordum. Daha ucuzunu alıp İstanbul’a döndüm. Bir hafta sonra bir arkadaşım telefon etti. Hilton’da sahneye çıkan bir gitarcının elindeki enstrümanı mutlaka görmem gerektiğini söyledi. Barney Kessel model bir gitardı bu. Sohbet sırasında kendisine çok büyük geldiğini, değiştirmek istediğini söyledi. Kendi gitarımdan bahsettim. Ertesi gün denedi, sevdi. Gitarlarımızı değiştirdik, üstüne para da almadı...

Müzik serüveninizde şans meleği hep omzunuzda mıydı, yoksa bu ilk ve son ziyareti mi oldu?

- Yerini sevdi sanıyorum. Hep omzumdaydı. Ama çoğu zaman meleğim mahcubiyetimin kurbanı oldu... Yeni girdiğim bir ortamda kendimi yabancı hissedersem hemen ortadan kaybolurum. Dostlarım varsa yakınımda, o zaman çok rahatımdır... Kendimi rahat hissetmediğim ortamlarda karşıma çıkan fırsatları dikkate almam.

1964’te elinde gitarıyla konsere koşan genç Neşet Ruacan şimdi karşınıza çıksa ona hangi tavsiyede bulunurdunuz?

- Yoluna devam et, derdim... Sigarayı bırakmasını tavsiye ederdim. Bunun dışında söyleyebileceğim bir şey yok... Cazı öğrenmek, iyi çalmak için elimden gelen her şeyi yaptım, yeni çıkan kitapları okudum, ustaları dinledim, çalıştım...

Caz çalmasam böyle dingin olamazdım

Caz, kişiliğinizi ya da hayata bakışınızı etkiledi mi, örneğin rock çalsaydınız kişiliğinizde önemli bir fark olur muydu?

- Kuşkusuz farklı bir kişiliğe sahip olurdum. Bu kadar dingin olmazdım, kendi dünyamda mutlu olamazdım. Caz çalmak insana karşısındakini dikkatli dinlemeyi, söz hakkına saygı duymayı ve takım oyununu öğretir. Kişiyi demokratlaştırır. Ayrıca cazcı kendi müziğini yapar; doğaçlamada hislerini o anda ortaya döken yegane müzikçidir. Ben hem müzikte hem de günlük hayatımda spontanlığı severim. Herkesin spontan olabileceği bir hayat biçimini savunurum. Caz insana yeniliklere çok hızlı uyum sağlamasını öğretir. 17 yaşında bir genç caz topluluğunda maharetini sergileyip, yarının sesi olabilir. Bu açıdan caz, yarına hazırlanan toplumlara, kurumlara da kılavuzdur.

Bilgeleştirici etkisi var mı?

- Çevremdekiler beni nasıl değerlendiriyor bilmiyorum, fakat benim için büyük ustalar hep birer ermişti. 19 yaşında, yastığımın altında Charlie Parker’ın fotoğrafıyla uyurdum. John Coltraine, Beny Goldman birer ermişti. Sonra ermiş olmaktan hiç hoşlanmayan Miles Davis gibiler çıktı sahneye. Popçu gibi davrandılar, cazcılar da gökyüzünden yere indi...

Amerika yıllarında yakaladığınız en büyük fırsat neydi?

- Amerika’da Juilliard’ın kurslarında Janosky’nin öğrencisi oldum. Jerry Bergonzi’den özel dersler aldım. Öğrenmek istediklerimi belirleyip derslere gittiğim için her ikisi de benim için çok yararlı oldu.

Mahcubiyetimden çok fırsat kaçırdım

Amerika’da kaçırdığınız en büyük balık?

- O kadar çok balık kaçırdım ki! 18 yaşında Manhattan Broaders topluluğundan teklif almıştım, çok küçüktüm, korktum ve gitmedim... Salena Jones, İngiltere’ye davet etmişti. Türkiye’ye geldiğinde Gloria Gaynor’dan teklif almıştım... Yanımda arkadaşlarım yoktu, tek başıma cesaret edemedim...

Gitarda kendi sesinizi bulmanız ne kadar zamanınızı aldı?

- Geçmişin amatör kayıtlarını dinlediğimde 25 yaşında kendi sesimi bulduğumu görüyorum.

40 yıl süreçte icra ve müziğe bakışınızda en büyük değişim hangi noktalarda yaşandı?

- Hâlâ müzikte arzuladığım akışkanlığa ulaşmaya çalışıyorum. John Coltrane gibi 7-8 notayı bir arada, tek notaymış gibi sunmak yüksek teknik, deneyim gerektiriyor. Bunu etüd, basit arpej gibi duyurmadan yapma çabasındayım. Bunun dışında hâlâ balad çalmayı çok seviyorum...

Yılların tecrübesi, mükemmellik arayışı sizi emprovizasyondan besteye yöneltti mi?

- Bence beste, iyi bir ressamın tuvalde çalışmaya başlamadan önce yaptığı eskiz gibi olmalı. Bu eskiz çok güzel sololara imkân sağlamalı. Caz sahnede anında yaratılmalı.

Dinleyicisiz kayıtta müzik ölü doğar

Sizce iyi caz nasıl olmalı?

- 1950’lerin Art Blakey Sekizlisi, Bill Evans Üçlüsü’nü dinlerken şunu görürsünüz: Bir melodi vardır. Bu hep birlikte çalınır, sonra her enstrüman solo yapar. Parçaların armonik derinliği, zenginliği vardır. Müzisyenler şablonlarla çalmaz. Eşlikte bile yeni arayışlar içindedir. İşte buna iyi caz denir. Japon icadı bir makineyle yapılan müzik benim için caz değildir. Çünkü caz, grup içinde bir sohbettir, makine insan gibi konuşamaz; ölüyle sohbet caz olamaz. İnsanlar da ölü taklidi yapabilir. Örneğin dünün müziğini aynen çalıyorsa... Pek çok cazcı evde hazırladıklarını, ezberlediklerini çalar sahnede. Kendini açmaz. Bu da iletişimi bozar, caz ortadan kaybolur...

Etno caz, caz rock, funk, fussion gibi akımlara ne diyorsunuz?

- Caza farklı müzik kategorilerinden yeni dinleyici kazandırması açısından yararlı. Fakat bu dinleyiciler cazı anlamaya çok uzak noktalardan başlıyor. İlk tanıştığı müziği aşıp gerçek caza ulaşması zor, kimi zaman imkânsız...  

Günümüzde albüm kaydetmek, internetten yayımlamak çok kolay. Neden bir albüm yapmadınız şimdiye kadar?

- Evde stüdyom var. Ayrıca Fatih Erkoç’un stüdyosunda da kaydedebilirdim. Fakat ben dinleyicinin olmadığı ortamda yapılan kayıtları ölü buluyorum. Konserde kaydedilmeli. Ne yazık ki arşivimde iyi konser kayıtlarım yok...

Büyük orkestralar eşliğinde mi, yoksa küçük gruplarla mı çalmayı seviyorsunuz?

- Küçük grupları tercih ediyorum. En fazla altılı olabilir. Grup daha da büyüyünce iletişim azalıyor. Çok iyi düzenlemeler yazılması gerekiyor.

Hayal üçlünüz?

- Standards Üçlüsü’yle (Keith Jarrett Trio) çalmak isterdim. Çok yüksek düzeyde, yoğun bir iletişim var bu üçlüde...

Caz açısından iki önemli kurumsal girişimin içindeydiniz, fakat her ikisi de hüsranla sona erdi. Bilgi Üniversitesi Caz Bölümü ve TRT Caz Orkestrası Türk cazına ne kazandırdı?

- Türkiye’den kişisel çabalarla iyi cazcılar çıkıyordu. Tıkanıklık yaşanıyordu. 1997’de Bilgi Üniversitesi’nde kurduğumuz caz bölümü bu tıkanıklığı açtı, çok yetenekli gençler yetiştirdi. Bugün bu isimlerle gurur duyuyoruz. 10 yıl daha devam etseydi büyük ve kalıcı bir dönüşüme yol açabilirdi... TRT Caz Orkestrası ise önemli bir girişimdi, iyi bir örnek teşkil etti. Ne yazık ki yeterince aktif olamadı, yurtdışında sesini duyurması için destek sağlanmadı.

Unutamadığım iki akşam

Hrant Lusigyan’dan bu yana Türk cazının gelişimine tanık oldunuz. Bugün uluslararası düzeyde bakıldığında Türk cazının en büyük kazanımı nedir, gelecek adına size ne umut veriyor?

- Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’nda yetiştirilen çok yetenekli gençler cazda önemli arayışlara girişti. Bu bana umut veriyor, beni sevindiriyor. Cazcı gençlerse sadece virtüöziteyle yetinmiyor, müziklerini tanıtmak için de çaba sarfediyor. Projelerini, kariyerlerini çok iyi planlıyorlar. Bizim kuşağımızdan daha yırtıcılar. Bu da uluslararası platformda şanslarını artırıyor.

Sahnede tekrar yaşamak isteyeceğiniz üç akşam?

- 1975’te İstanbul’daki Şan Sineması’nda Süheyl Denizci, Selçuk Sun, Erol Pekçan’la verdiğimiz konser... Bir de Amerika’ya gittiğimde ünlü caz programcısı Willis Conover’ın evinde benim için parti verdiği akşam... Gitarcı Gene Bertoncini’yle çalmıştım... Bu ikisini hiç unutamam. Bunun dışında Nardis, Living Room gibi kulüplerde sayısız güzel akşam yaşadım. Tanıdık mekânlarda kendimi güvende hissettiğimde, müziğin kalitesi de artıyor, mutlu oluyorum.

70’e ulaşmadan yapmak istediğiniz neler var?

- Tek isteğim yaşamıma bugünkü gibi devam edebilmek. Yeter ki müzik yapabileyim. TRT’de görev yaparken yurtdışında dilediğimce konser veremiyordum. Şimdi Almanya, Polonya’yla başlayıp Avrupa’da daha fazla konser verebileceğim. Dileğim bunun gerçekleşmesi.

(Serhan Yedig / Hürriyet)



İKİNCİ TUTKUSU DENİZ

Neşet Ruacan (64), müzisyen olmak isteyen bir piyade albayının oğlu. Çocukluğu İstanbul’un Moda semtinde geçti. İlk çalgısı mızıkaydı. 10 yaşında klasik gitara başladı. Özel dersler aldı. Adnan Benk, Şadan Çaylıgil gibi Modalı entelektüellerin desteğiyle bilgisini geliştirdi. Klasik gitarı elektro gitar izledi. 1964’te üç arkadaşıyla Vahşi Kediler grubunu kurdu. Pop grubunun üyelerinden biri de gazeteci Arda Uskan’dı. Şerif Yüzbaşıoğlu, Süheyl Denizci’nin dans orkestralarında çalıştı. Ayhan Yünkuş’un etkisiyle caza yöneldi. Barney Kessel, Jimm Hall’un albümlerini analiz ederek kendini geliştirdi. Kardeşi Nilüfer Ruacan’ı da caz şarkıcısı olması için teşvik etti. Türkiye’ye gelen Ertha Kitt, Salena Jones gibi caz şarkıcılarına eşlik etti. Piyanist Emin Fındıkoğlu’ya İsveç ve Norveç’teki caz kulüplerinde çaldı. 1978’de Boston’daki Berklee’ye burslu kabul edildi. Buradaki eğitimi yetersiz bulunca Juillard Akademisi’nde besteci Vincent Persichetti’den ders alma umuduyla New York’a gitti. Okulun özel kurslarına katıldı. Bu arada caz piyanisti Nilüfer Verdi’yle evlendi. 1983’te Türkiye’ye döndü. TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’na katıldı. Türkiye’ye gelen Herbie Hancock, John Ormond, Nathan Davies, Woody Williams gibi müzikçilerle çaldı. Oğlu Nedim Ruacan (33) da caz davulcusu. Müzikten sonra en büyük tutkusu deniz.
Related Posts with Thumbnails